8 Kasım 2009 Pazar

Hangi yiyecekler GDO'lu?



Özelikle GDO’lu soya ve mısır, geniş bir ürün yelpazesindeki gıdalarda yer alıyor;

Sucuk, salam, sosis gibi kırmızı etin kullanıldığı ürünler

Fındık-fısık ezmesi

Çikolatalı ürünler

Hazır çorbalar

GDO’lu mısırlardan elde edilen katkı maddeleri de pek çok gıda ürününde kullanılıyor.

Kola ve meyve suları

Mısır yağı

Unlu mamüller

Süt tozu

Bebek mamaları

http://biyolojici.azbuz.com/blog/yazi/oku/5000000011723692/Hangi-yiyecekler-GDOlu

GDO Yararlı mı ,Zararlı mı ?

gdon.jpg

NEDİR BU GDO ?

GDO'dan kaçış yok

800'den fazla GDO'lu ürünü tüketiyoruz ama ne yediğimizi biliyor muyuz?


İnsanlar, tarıma başladığından beri yetiştirdileri bitki ve hayvanlara istedikleri özellikleri kazandırmaya çalışıyor. ’Yetiştirmek’, yapay bitkilerin özelliklerine müdahale ederek onları daha verimli hale sokmak olarak tanımlanıyor.
Bir başka değişle bitkilere müdahale tarımın başlangıcından itibaren söz konusu. Ancak bu müdahale bitkilerin doğrudan genleri üzerinden olmamıştı. Bilimin gelişmesiyle 1980’lerden sonra bu da mümkün oldu.
Bu ay NTV Bilim’in de kapak konusu yaptığı genetiği değiştirilmiş gıdalar, ilk üretildikleri dönemden bu yana tartışmaların konusu oldu.
GDO NEDİR?
Bilimadamları 25 yıl önce, genleri DNA’dan ayırarak başka bir canlıya yerleştirebilceklerini keşfettiler.

Bir canlıdaki genetik özelliklerin kopyalanarak, bu özellikleri taşımayan bir canlıya aktarılması sonucunda üretilen yeni canlıya Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) deniyor.

Şemanın animasyonlu halini görmek için tıklayın.

Özellikle 1980’lerden sonra bitki biyoteknolojisi alanında önemli gelişmeler sağlandı. İlk transgenik (genetiği değiştirilmiş) ürün olan, uzun raf ömrüne sahip Flavr Savr domaesi 1996 yılında raflardaki yerini aldı. Bunu, gen aktarılmış mısır, pamuk, kolza ve patates izledi.
Bu yöntemle elde edilen bitkiler, ilaçlara ya da zararlılara karşı daha dirençli oluyor. Bu da kimyasal böcek ilaçlarının kullanılmasını azaltıyor. Günümüzde mısır ve pamuğun zararlılara, soya ve kanolanın böcek ilaçlarına, papaya ve kabağın da virüslere karşı dirençli olmasında GDO teknolojisi kullanılıyor.
Genlere müdahale ederek bitkilerin lezzet, besleyicilik ya da dayanıklılık gibi özelliklerini geliştirilebiliyor. İstanmeyen durum ve olaylara daha kolay müdahale edilebiliyor. Genetiği değiştirlmiş organizmaların özellikle aşı ve ilaç yapımında kullanılması önem kazanıyor. Susuzluğa dayanıklı bitki geliştirme çalışmaları ise halen devam ediyor.
AŞILARDA GENETİĞİ DĞİŞTİRİLMİŞ ÜRÜNLER TAŞIYOR
Gıdaların genetiğinin değiştirilmesi ile ilgili tartışmlar devam ediyor ancak genetiği değiştirilmiş ürünler yeni değil. İnsülin geninin domuzlardan alınıp bir bakteriye aktarılmasıyla diyabet hastalarına insülin sağlanabiliyor. Tiroid ve büyüme hormonları genleri, hayvanlardan kesilerek bakterilere aktarılıyor ve hormon eksikliği olan insanlar faydalanabiliyor. Şekersiz yiyecekler kullanılan Aspartame maddesi de GDO’lardan üretiliyor.En önemlisi ise hepatit B aşısı başta olmak üzere bir çok aşının GDO’lardan elde ediliyor olması.

AÇLIĞA ÇARE Mİ?
Ayrıca genetik müdahale ile daha bol ürün elde edilemesi de teorik olarak mümkün. Bu özelliklerinden dolayı, GDO’yu savunanlar, bunun dünyada artan gıda ihtiyacın karşılanması konusunda cevap olabileceğini savunuyor.


ABD Tarım Bakanlığı’nın yaptırdığı bir araştırma ise GDO’lu ürünlerin daha yüksek verim sağladığının genel bir doğru olarak kabul edilemeyeceğini ortya koydu. Bu rapora göre verimin daha yüksek olduğu bölgeler olduğu gibi daha düşük olduğu bölgeler de var.
ELEŞTİRİLER
GDO teknolojisindeki gelişmeler ve bu tür bitkilerin daha yaygın olarak kullanılması ile birlikte GDO’lu ürünler hakkında tartışmalar da yoğunlaştı. GDO’lu ürünler özellikle insan sağlığı ve çevreye etkileri konusunda eleştirilerin merkezine yerleşti.

Konuyu sağlık açısından ele alan bazı bilimadamları, GDO içeren yiyeceklerin insan sağlığına zararlı olaileceğini savnuyor. Gen bitkinin içine yerleştirildiği için, onu tüketenlerin de risk altında olacağı, sağlık konusundaki eleştirilerde sık sık dile getiriliyor. GDO’ların hedef olan ürün hariç diğerlerinde nasıl bir etki yaptığı bilinmiyor. Zaman zaman bu gıdaların kansere yol açacağı iddiaları dil getirilse de bunun doğruluğunu kanıtlayan bir araştırma henüz yapılmadı.
ÇEVREYE TEHDİT Mİ?
GDO’lu bitkilere getirilen eleştiriler önemli bir bölümü de doğal çevreye olan etkileri ile ilgili. Karşıt görüştekiler GDO içeren ürünlerinin tohumları çevreye karışıarak doğal ürünleri etkileyip yapısnı bozabileceğini savunuyor. GDO’lu ürünlerin doğal ortama yayılıp yaygınlaşması sonucunda böcek nüfusunun olumsuz etklilenmesi ve tüm ekosistemin çökme olasılığı da dile getirilen bir başka eleştiri. GDO’lu ürünlerin biyoçeşitliliği tehlikeye sokacağı ve biyolojik kirliliğe neden olacağı da yaygın endişeler arasında.


ETİK BİR TARTIŞMA
Tartışmanın bir başka boyutu da ekonomi temelli. Bugün GDO’lu gıda üretimi bir kaç şirketin tekeli altında. Geleneksel tarımda kullanIlan bitkilerin tohumlarıyla bir sonraki yıl yenide ürün alınabiliyor. GDO’lu tarında ise bu mümkün değil; üreticiler, firmalardan her sene tohum alınmak zorunda.

Eleştirilerin ticaret ve etiğin kesiştiği bir konu da patent konusu. GDO’lu bitkilerin patentinin neredeyse tamamı şirketlerin elinde bulunuyor. Tüm insanlığa ait olan bir materYal olan DNA’nın özellşetirlmesi endişe ve tartışma kaynağı.
HUKUKİ BOYUT NET DEĞİL
Konunun yasal boyutu da net değil. Transgenik bitki üretimi yapan ülkeleri bu konuda mevzuat çalışmalarını yapmış olsalar da, bu ürünlerin pazarlandığı ülkelerdeki teknolojik ve mevzuat eksikliği önemli sorunlar yaratıyor.

GDO’lu ürünler için ruhsatlandırmayı ABD’de Gıda ve ilaç Dairesi (FDA), Avrupa Birliği’nde ise Avrupa Birliği Gıda Güvenliği Kurumu (EFSA) yapıyor. Ama bazı AB ülkeleri kendi biyogüvenlik yasalarını kuruyor ve birliğin kontrol mekanizmalarına ek olarak kendi ülkelerindeki bilim merkezlerinde yeni güvenlik araştırmaları yaptırıyor.
UZLAŞI MÜMKÜN MÜ?
GDO’lu ürünler hakkında bir uzlaşma olabilir mi? Bu konuda tartışılan bir kaç alternatif var:

  • GDO içeren ürünler için izole yetiştirme alanları kurulabilir.
  • En büyük 5 GDO üreticisi için kısıtlamalar getirebilir
  • GDO içeren ürünlerin etkileri tam olarak gözleninceye kadar reklam yapılmayabilir
  • GDO ürünleri yetişmek isteyen çiftçilere lisans alma zorunluluğu getirebilir.

 Grafiği daha detaylı görmek için üzerine tıklayınız.

HANGİ ÜLKELERDE ÜRETİLİYOR?
Halen yetiştirilmekte olan transgenik ürünlerin yetiştirildiği ekim alanlarının % 99’un ABD, Arjantin, Kanada ve Çin’de yer alıyor.

ABD ‘de işlenmiş gıdaların yüzde 75’i GDO’lu ürün içeriyor. Yapılan araştırmalarda, Amerkian vatandaşların çoğu GDO içeren ürünler hakkında resmi kuruluşlara güvendiği, AB vatandaşalrınınsa daha çok sivil toplum kuruluşları ile üniversitelere itibar ettiği görülüyor.
TÜRKIYE’DE GDO’LU ÜRÜN VAR MI?
Herhangi bir denetim olmadığı için Türkiye’dene kadar alanda GDO’lu ürün yetiştirildiği bilinmiyor. Bununla birlikte biyogüvenlik yasası geçtiğimiz ay çıktığı için genetiği değiştirilmiş bitkilerin kontrolsüz biçimde Türkiye’ye girdiği ve gıda sanayiinde yıllardır kullanıldığı biliniyor. Yapılan bir çalışmaya göre Türkiye’de satılan 800’e yakın gıda maddesi, GDO içeriyor.

HANGİ ÜRÜNLERDE GDO VAR
Özelikle GDO’lu soya ve mısır nedeniyle geniş bir ürün yelpazesinde GDO’lu ürünler kullanılıyor. GDO’lu soya; sucuk, salam, sosis gibi kırmızı etin kullanıldığı ürünlerde, etsuyu tabletlerde, fındık-fısık ezmesi, çikolatalı ürünler, çeşitli unlu mamüller, süt tozu, hazır çorbalar ve hayvan yemlerinde kullanılıyor.

GDO’lu mısırın kullanıldığı alanlarsa; nişasta bazlı tatlandırıcılar yoluyla gazoz, kola ve meyve suları, mısır yağı, bebek mamaları, hazır çorbalar ve hayvan yemleri.



http://cm.ntvmsnbc.com/dl/GDO/sema.html



GENETİK YAPISI DEĞİŞTİRİLMİŞ ÜRÜNLER (GDO)

“Genetik Yapısı Değiştirilmiş Gıdalar” yazımızdan yaklaşık 14 ay geçmiş olmasına rağmen, ithal yolu ile ülkemize giren genetik yapısı değiştirilmiş ürün, tohum ve katkı maddelerindeki kaos halen devam etmektedir. Kamu oyunda, bir çok STK larda konu tartışılmakta, ancak henüz bir çözüm ortaya konamamıştır. Bazı internet siteleri ise GDO’lu ürünlere BOYKOT çağrıları yapmakta. Neyi?Nasıl? ve Kiminle?kontrol edeceğimizin alt yapısı, henüz ülkemizde kurulmamışken bu BOYKOT çağrıları ne işe yarayacaktır?


Bugün tohumlara, gıda ürünlerine ve katkı maddelerine GDO var veya yok testi bile yapılamayan TÜRKİYE’de gerekli teknik ve bilimsel altyapı sağlanamadıkca, bütün herkes HAYIR! diye bağırsa ne yazar?
Gıda Katkı Maddelerinde Durum Nedir?
Gıda Katkı maddelerinden: E101Riboflavin, E150Karamel, E153Carbon black, E160Lycopene, E161Cryptoaxanthin, E306Tocopherol, E307Alpha-tocopherol, E308Gamma-tocopherol, E309Delta-tocopherol, E322Lecithin, E415Xanthan gum, E471Mono ve diglyceridler, E472Mono ve diglyceridlerin acetic acid esterleri, E473Yağ asitlerinin sucrose esterleri, E475Yağ asitlerinin polyglycerol esterleri, E476Polyglycerol polyricinoleate, E479, E491Sorbitan monostearate, E620Glutamic asit, E621Monosodyum glutamte, E622Monopotasyum glutamate, E623Calcium diglutamate, E624Mono amonyum glutamate ve E625Magnezyum diglutamate’ın çoğunluk GDO ‘lu olarak üretildiğini ithalatçılarımızdan, gıda üreticilerimizden ve denetimle yükümlü insanlarımızdan kaç kişi bilmekte ve dikkat etmektedir? İthal edilen GDO’lu peynir mayaları ne derece kontrol edilebilmektedir?
Konu üzerinde araştırmalarını sürdüren Bilim Kurulları, GDO’lu ürünlerin insanların bağışıklık sisteminde, santral sinir yapısında tahribatlar yapabileceği, mikroplu hastalıklara karşı kullanılcak antibiyotiklerin etkinliğini azaltabileceği, kanser ve allerjik reaksiyonlara neden olabileceği üzerinde ısrarla durmaktadırlar. Bir ilacın bile insanlar üzerinde yaygın kullanılabilmasi için 20-25 yıllık çalışmalar gerektirdiği halde, henüz 1996 ‘larda ortaya çıkan ve beraberlerinde pek çok rizki taşıyan GDO’lu ürünleri insanlara ,bilgilerinin dışında kullandırmak için gösterilen bu aceleci tavır bütün tüketicileri, sağlık ve denetim birimlerini düşündürmelidir.
GDO’lu bitkiler, doğada yetişen diğer bitkilerden farklı olarak, genomlarında kendi türlerine ait olmayan genleri taşıdıklarından, bu bitkilerin yetiştirildiği ülkelerde, başta sağlık olmak üzere, çevre ve sosyo-ekonomik yapı üzerinde önemli riskler söz konusu olmaktadır.
Sağlık Riskleri
Potansiyel Alerjenlik: GDO’lu bitkilerden ve hayvanlardan elde edilen ürünlerin meydana getirebileceği risklerin başında alerji gelmektedir. Genetik yapı değişiminde, verici kaynağın alerjen özelliklerinin transfer edilen bitkiye ya da hayvana geçmesi engellenemeyebilir. Nitekim, 1996 yılında, Brezilya kestanesinden ve fındığından soya fasulyesine aktarılan geni içeren ürünler, alerji yapması nedeniyle, marketlerden toplatılmıştır.
Potansiyel Toksisite: Genetik olarak değiştirilmiş organizmalar, aktarılan yeni gen ürünlerini ve onlardan kaynaklanan sekonder metabolitleri içerdiğinden, potansiyel bir toksisiteye sahiptir. GDO’lu bitkilerde bulunan özellikle zararlı ot ve böcek öldürücü genler ile terminatör teknolojisi gereği aktarılmış olan genler de toksin üreterek çalıştıklarından, dokularda birikme durumunda, önemli riskler oluşturmaktadır. Bu genlerin kullanılması pestisit kullanımını ortadan kaldırmıştır. Ancak, bu toksik madde kalıntılarının ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir.
Bu toksinlerin uzun dönemde insan sağlığına olan etkilerine ilişkin yeterli bilgi bulunmamaktadır. GDO’lu ve normal patateslerle beslenen iki grup farede yapılan çalışmada; normal patateslerle beslenenlerde hiç bir sorun olmamasına karşın, GDO’lu ürünlerle beslenenlerin sindirim sistemlerinde önemli zararlar belirlenmiştir.
Potansiyel Kanserojenlik: GDO’lu bitkilerin doğrudan ve dolaylı olarak kanserojen etkisinin olabileceği birçok araştırıcı tarafından belirtilmektedir. Özellikle, herbisitlere dayanıklı GDO’lu pamuk, soya, mısır ve kolza çeşitlerinde kullanılan bazı kimyasal maddelerin doğrudan kanser yapıcı oldukları bilinmektedir. Öte yandan, sindirim sisteminde tam olarak sindirilmeden dolaşım sistemine geçerek kan hücreleri aracılığı ile normal genoma katılabilen yabancı DNA parçalarının da hastalıklarda etkili olma ihtimali söz konusudur.
Antibiyotiğe dayanıklı mikroorganizma oluşumu: Günümüzde kullanılan biyoteknolojik tekniklerle bitkilere aktarılan genlerin büyük bir çoğunluğu bakteri ve virüs kökenlidir. Gen aktarımı esnasında GDO’lu bitkilerin seçilebilmesi amacıyla antibiyotik dayanım izleme genleri kullanılmaktadır. Ancak, bu antibiyotik dayanım izleme genleri insan ve hayvan bünyesindeki bakterilere yatay olarak geçişiyle onların da genlerinin antibiyotiklere dayanıklı hale dönüştürülmesi gibi sağlık açısından büyük riskler söz konusudur.
Besin değerinde bozulma: GDO’lu bitkilerde, yeni özellikler kazandırılırken, bitkinin orijinal yapısında bulunan bazı kalite öğelerinde önemli azalmalar olduğu tespit edilmiştir. Örneğin, kalp hastalıklarına ve kansere karşı önemli bir koruyucu madde olan “phytoestrogen” bileşiklerinin, klasiklere oranla, GDO’lu bitkilerde daha az olduğu bilinmektedir.
Çevresel Riskler
GDO’lu bitkiler üzerinde en çok tartışılan konuların başında çevreye verebileceği zararlar gelmektedir. Bilim adamlarının çoğu, GDO’lu bitkilerin ekolojik zararlarının olabileceği görüşünde birleşmektedir.
Toprak ve su kirliliği: GDO’lu bitkilerin kalıntılarındaki toksik maddelerin toprağa ve suya geçtiğine ilişkin çok sayıda araştırma sonucu bulunmaktadır. Bu nedenle, toksinlerin diğer organizmaların besin zincirine katılmaları da söz konusudur. Bazı genlerin ürettiği endotoksinlerin toprakta 33 hafta kaldığı belirlenmiştir. Öte yandan, GDO’lu bitkilerin ikinci kuşak üretimini engellemek amacıyla, uygulanan terminatör teknolojisi gereği, tohumlar üreticiye verilmeden önce yüksek dozda antibiyotik ile bulaştırılmaktadır. Bu tohumların ekilmesiyle toprağa önemli miktarda antibiyotik geçişi söz konusudur. Buğday ve pamuk gibi çok geniş alanlarda ekimi yapılan ürünlerde bu uygulamanın etkisinin ne kadar büyük olacağı açıktır. Klasik herbisitler ürüne de zarar verdiğinden, üreticiler tarafından son derece dikkatli ve düşük dozda kullanılır. GDO’lu çeşitler ot öldürücülere dayanıklı olduklarından, ürüne zarar vermeyeceği düşüncesiyle, daha fazla ilaç kullanımı söz konusu olmuştur. Denemeler sonucunda, GDO’lu soyalarda herbisit kullanımının bir kaç kat arttığı belirlenmiştir.
Faunada değişim: GDO’lu bitkilerin faunada yararlı akraba türlerin yok olmasına ve yeni zararlı populasyonlarının oluşmasına neden olabileceği tartışılmaktadır. Özellikle, GDO’lu mısırlardaki Bt genlerinin sadece koçan kurtlarına etkili olduğunun söylenmesine karşın, mısır bitkilerinin arasında yetişen ve üzerinde bol miktarda mısır çiçektozu bulunan “Asclepias” adı verilen bitkilerle beslenen kral kelebeklerinin de öldüğü görülmüştür. Ayrıca, yararlı böceklerden olan “Ladybugs” (hanım böceği) ve “Lacewing” gibi böceklerin öldüğü, bu böceklerle beslenen arı ve kuşların da zarar gördüğü saptanmıştır. Bilindiği gibi, dayanıklı çeşitlerin oluşturduğu baskı sonucunda zararlılar zamanla tepkilerini değiştirebilmektedir. Bu durumda hem GDO’lu bitkiler etkisiz hale gelmekte, hem de biyolojik savaşta Bt bakterilerinden yararlanma imkânı ortadan kalkmaktadır.
Mikrorganizmalarda değişim: Antibiyotiklere dayanım izleme genlerinin toprak bakterilerine geçmesi ya da terminatör teknolojisi gereği toprağa verilen yüksek dozdaki antibiyotiklerin baskısı nedeniyle dayanıklı yeni bakteri tiplerinin oluşma ihtimali her zaman vardır. Virüslere dayanıklı olarak geliştirilen GDO’lu bitkilerin, başka virüs tiplerinin ortaya çıkmasına neden olabileceği Michigan Üniversitesi’nde deneysel olarak kanıtlanmıştır. Virüs genleri, diğer virüs ve retrovirüslerin genleri ile karışabilmekte, bunun sonucunda da patojeniteleri artmış yeni virüsler oluşabilmektedir. Bu gen karışımının 8 hafta gibi kısa bir sürede gerçekleşebileceği deneysel olarak kanıtlanmıştır. Öte yandan, “Cauflower Mosaic” virüsü GDO’lu mısır, pamuk ve kolzalarda yaygın olarak kullanılmaktadır. “Pararetrovirüsler” grubundan olan bu virüsün, hepatit-B ve HIV virüsleri ile büyük benzerlik göstermesi, konunun önemini daha da artırmaktadır.
Florada değişim: Bitkilere kazandırılan yeni özellikler bu bitkilerin yaşadıkları çevredeki floranın bozulmasına, doğal türlerde genetik çeşitlilik kaybına, ekosistemdeki tür dağılımının ve dengesinin bozularak genetik kaynakları oluşturan yabani türlerin yok olmasına neden olabilecektir. Çiçektozları, genetik kirlilikte en önemli etkendir. Mısır çiçektozlarının rüzgarın etkisi ile canlı olarak 1 km uzağa gidebildiği, yoncada arıların çiçektozlarını canlı olarak 2-3 mil uzağa taşıdıkları deneysel olarak belirlenmiştir. Genetik olarak değiştirilmiş bitki çiçektozlarının rüzgâr, kuş, arı, böce, mantar ve bakterilerce taşınması sonucunda kilometrelerce uzaktaki bitki türleri de etkilenecek ve genetik bir kirlilik ortaya çıkabilecektir. GDO’lu ürünlerden gen geçişleri yabani türlerin özelliklerini bozacak ve bitkisel gen kaynaklarının geri dönülmesi zor bir zararla karşı karşıya kalmasına neden olabilecektir. Ayrıca, GDO’lu bitkilerdeki herbisitlere dayanıklılık genlerinin yabani akrabaları olan otlara geçmesiyle, tarımsal mücadele güçlüklerle karşılaşabilecektir. GDO’lu mısırlardan yabani mısır türlerine gen bulaştığına ilişkin resmi raporlar yayınlanmaya başlanmıştır.Yabani floradaki genetik yapı değişiklikleri, onların gen kaynağı olarak değerini tamamen yok edebilir. Arkansas Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada, GDO’lu çeltikten, çeltiğin yabani gen kaynağı olan kırmızı çeltiğe gen geçişinin olduğu belirlenmiştir. GDO’lu bitkiler için geliştirilen herbisitler, bu bitkilerin dışındaki tüm bitkileri kesin olarak öldürmektedir. Geniş alanlara uygulanan bu tip herbisitlerden yabani floranın olumsuz etkilenmemesi mümkün değildir. Öte yandan, terminatör genlerin akraba türlere çiçektozları ile geçerek onların ikinci yıl tümüyle yok olmalarına neden olması yüksek bir ihtimaldir. GDO’lu bitkilerden kaynaklanabilecek genetik kirlilik, birçok yabani türün anavatanı olan Türkiye için ayrı bir önem taşımaktadır.
Variyabilite ve beklenmeyen sonuçlar: Ekosistemler son derece karmaşık bir yapıya sahiptir. Özellikle, GDO’lu bitkiler gibi, yeni organizmaların sistem içine girmesiyle bazı bilinmeyen risklerin ortaya çıkması beklenebilir. Bu zamana ve yere bağlı olarak türler arası gen akışının sonucunda ortaya çıkabilecek gen etkileşimlerinden kaynaklanmakta olup, populasyonda değişik bir karakterin ortaya çıkma ihtimali her zaman söz konusudur.
Sosyo – Ekonomik Riskler
Pahalılık: GDO’lu ürünlerin tohumları, GDO’lu olmayanlara göre, %25 ile %100 arasında daha pahalı olup her yıl yenilenme zorunluluğu söz konusudur. Fiyatının yüksek olması nedeniyle tohumluk alımını uzun süre devam ettiremeyecek olan küçük çiftçiler bu durumdan zarar göreceklerdir.
Tek tip çeşit ve ilaç kullanımı: Bitkisel üretimin GDO’lu çeşitlere dayandırılması, geleneksel tarımda yerel çeşitlerin kullanımında önemli azalmalara neden olabileceği gibi, tarımda tohumluk ve ilaç bakımından dışa bağımlılık sorununu da doğuracaktır.
Tohumluğun her yıl yenilenmesi: GDO’lu çeşitlerin sahip olduğu “terminatör gen” sistemi nedeniyle, tohumluk üretiminin çiftçiler tarafından yapılması olanaksızdır. Bu nedenle, tohumluğun üretici firmadan her yıl alınması zorunludur.
Çeşit karışımı: Aynı bölgede klasik ve GDO’lu çeşitlerin bir arada ekilmeleri halinde, çiçektozları nedeniyle, birbirlerine karışmaları kaçınılmazdır. Bu durumda, üreticilerin istedikleri tip ürünü özelliklerini bozmadan yetiştirmeleri imkânsız hale gelebilecektir. Bunlardan elde edilen ürünlerin de karışık olma olasılığı çok yüksek olacak ve tüketici açısından da önemli bir risk oluşturabilecektir.
GDO’lu çeşit yetiştiren ülke konumuna gelinmesi: Birçok Avrupa ülkesi, GDO’lu ürün yetiştirmeyen ülkelerden bile, dışalım yaptıkları ürünler için “Genetik Olarak Değiştirilmiş Organizma” değildir belgesi istemektedir. Bu çeşitlerin yetiştirilmesi halinde, klasik ürünlerin pazarlanması da önemli ölçüde zorlaşacaktır.
Din ve Etik Bakımından Konunun Sorgulanması:
Müslümanlar ve Museviler domuz eti ve türevlerini tüketmedikleri için domuz geni karıştırılmış ürünlerden de yemek istemeyeceklerdir. Ayrıca Müslümanlar bazı böcek ve hayvan genlerinin kullanıldığı ürünlere karşı da rezerv koyacaklardır. Aynı şekilde vejeteryanlar ise hayvansal gen içeren tüm bitkisel ürünleri tüketmek istemeyecektir. Bu durumda GDO’lu ürünlerin etiketlerinde gerekli bilgilerin doğru ve açık bir şekilde verilmesi bir insanlık görevi olarak ortaya çıkmaktadır.
Bir diğer risk ise:
Bugün GDO’lu tohumlarla ekimin yaygın yapılması, yasası ve yönetmeliği çıkmış olan “Organik Tarımı” da tehdit etmektedir. TÜRKİYE’de şu anda organik tarımı destekleme kanun ve yönetmeliği varken halen biyogüvenlik kanunu yoktur. Bu sebeple GDO tespiti yapılamıyor! Bu durumda, tohumun, toprağın, suyun temiz tutulabilmesi,GDO’lu yaygın ekimden dolayı rizk altındadır. Bu şartlarda, gerçek manada organik tarımdan söz etmek ağırlığını kaybetmektedir. Bir test yapılsa o ürünlerin en az yarısı imha edilecek veya organik diye satılamayacak duruma gelebilir…Izleme yok, denetleme yok, ustelik bunu yapabilecek beceri ve donanımda insan ve laboratuar da yok.
Yukarıda saydığımız riskleri dikkate alarak, Ülkemizde de, GDO’lu tohum, gıda ve katkı maddelerinin etiketlerinde mutlaka GDO’lu olduğu bilgisi mecbur tutulmalıdır. Hiç bir şekilde tüketicinin bilgisinin dışında ,formulasyonuna onay vermiyeceği bir ürünü satmaya kimsenin hakkı yoktur. Böyle bir eylem tüketicilerin evrensel sağlık ve inanç haklarını hiçe saymak olduğu gibi, bir insanlık suçudur.
Öyleyse yapılması gereken nedir? Burada esas olan, etkin, yaygın ve bilimsel bir izleme ve denetim mekanizmasının geliştirilmesi için çaba gösterme gerekliliğidir. Böyle bir yaklaşım biyogüvenlik ile ilgili yasa ve uygulamaların geliştirilmesini öncelikli kılmaktadır. Denetim ve izleme, genetik olarak müdahale edilmiş türlerin insan sağlığına ve çevreye oluşturduğu risk tehdinin doğru tespit edilmesi ve fayda/zarar belirlemeleri için zorunludur. Ayrıca genetik özkaynaklarının korunması, çeşitliliği ve sürdürülebilir kullanımının gözetilmesi sürdürülebilir tarım için de esastır. Dolayısıyla gıda ürünleri ve gıda hammaddesi olarak kullanılan malzemelerde, genetik olarak değişikliğe uğramış organizmaların (GDO), ve bunları içeren ya da bunlardan elde edilmiş ürünlerin kullanımına izin vermek için ilk şart gerekli bilimsel ve teknik altyapıyı kurmaktır.

Etkin bir biyogüvenlik altyapısı ve çerçeve kanunu bu anlamda bizim de ilk önceliğimiz olmalıdır.Devletin etkin ve yaygın denetim ve izleme görevi birincildir. Diğer yandan biz istemiyoruz ya da yasakladık diye GDO’lardan uzak, mutlu ve rahat bir hayat süreceğimizi zannetmek te yapılacak en büyük yanlış olacaktır. Bugün dünyanın vardığı noktada maalesef GDOlar neredeyse heryerde var ve onları görebilen, izleyebilen ve gerektiğinde durdurabilen bilimsel yeterliliğimiz olmadan onları kontrol etmek diye bir imkânımız olamaz. Bu durumda bilinmeyen bir hedefi boykot etmenin pratik bir değeri de olamaz. Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi yok misali.GDO tespiti konusunda bilimsel araştırmalar halen tüm dünyada sürmekte ve mevcut testler her gün geliştirilmektedir. Bu noktada halen ülkemizde bu testlerin yapılamaması büyük bir risk teşkil etmektedir. Gerek tedarik zinciri, gerekse üretim süreçleri içinde düzenli ve yetkin bir (iç) denetim, atılması gereken ilk adım olarak görülmektedir. Ancak, en ideal koşullarda görevini yapıyor da olsa devletin denetleyici rolü ancak bilgili ve ahlaklı üreticiler, seçme hakkı olan ve hakkını arayan tüketiciler, ve daha da önemlisi konuya hakim, yetkin araştırmacıların varlığında amacına ulaşır.


Derleyen: H.K.BÜYÜKÖZER.DR.Müh.
Kaynakça:
1- Tarım Teknolojilerinde Yeni Yaklaşımlar ve Uygulamalar: Bitki Biyoteknolojisi ( Prof. Dr. Murat ÖZGEN, Ankara Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Tarla Bitkileri Bölümü, Ankara. Prof. Dr. Filiz ERTUNÇ, Ankara Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Bitki Koruma Bölümü, Ankara.
Doç. Dr. Gülcan Kınacı, Osmangazi Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Tarla Bitkileri Bölümü, Eskişehir. Dr. Mustafa YILDIZ, Melahat BİRSİN, Hakan ULUKAN . Ankara Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Tarla Bitkileri Bölümü, Ankara

Dr. Haluk EMİROĞLU5, Bilkent Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, Ankara

Arş. Gör. Nur KOYUNCU A.Ü. Ziraat Fakültesi, Tarla Bitkileri Bölümü, Ankara

Doç. Dr. Cengiz SANCAK, A.Ü. Ziraat Fakültesi, Tarla Bitkileri Bölümü, Ankara)

2- Makale(Dr.Birep Aygün.Gıda Güvenliği Yahoo Grup)

3- Genetik Modifiyeli Ürünler Slayt çalışması.Süleyman Deveci.Y.T.Ü. Fen Bilimleri Enstitüsü. Kimya Müh. Bölümü


http://biyolojici.azbuz.com/blog/yazi/oku/5000000011723682/GENETIK-YAPISI-DEGISTIRILMIS-URUNLERGDO


DOMUZ GRİBİ,SOĞUK ALGINLIĞI VE MEVSİMSEL GRİP ARASINDAKİ FARKLAR !!!!

image001sql.jpg

Bunları uygula gribe yakalanma !!!!!!!!!!!!!



Bağışıklık sisteminiz ne kadar güçlü olursa domuz gribine karşı vücut direnci de o kadar artar. Özellikle yaz mevsiminden kışa geçişte zayıflamaya başlayan bağışıklık sistemini güçlendirmek adına meyve ve sebze tüketiminin artırılması gerekiyor. Çünkü meyve ve sebzeler, bağışıklık sistemini güçlendirerek vücudun hastalıklara karşı direncini artırır.
Bunun yanı sıra balık, kırmızı et ve bakliyat yemek insanı dinç tutar. Soğan ve sarımsak da gribal enfeksiyonlara karşı kalkan görevi gören çok önemli iki besindir. Soğanı ve sarımsağı yemeklerle tüketebilir ya da çiğ olarak da yiyebilirsiniz. E vitamini de bağışıklık sisteminin güçlendirilmesinde etkilidir. Yeşil yapraklı sebzeler, fındık, ceviz gibi yağlı tohumlar ve kuru baklagillerin yeterli miktarlarda tüketilmesi önemlidir.
Domuz gribine karşı portakal ve mandalina!
Portakal-mandalina, greyfurt: Kış mevsiminin vazgeçilmez meyveleri arasında yer alan narenciye grubu meyveler, içerdikleri zengin C vitamini ile hastalıklara karşı vücudun savunma mekanizmasını harekete geçirir. Mandalina, greyfurt, portakal ve limon suyu karışımı, domuz gribine karşı çok iyi bir beslenme kaynağıdır.
Elma: Elma, içerdiği E ve C vitaminleri gibi antioksidan öğeler ile bağışıklık sistemini güçlendirerek hastalıklara karşı direnci artırır.
Nar: Antioksidan kapasitesi oldukça zengin olan nar da önemli miktarda potasyum, lif, C vitamini ve niasin (B3 vitamini) içermektedir. Bu zengin içeriği ile gribal enfeksiyonlarının düşmanı olan bir besindir.
Yeşil sivri biber
Özellikle kuşburnu, kırmızı ve yeşil sivri biber, kivi, maydanoz ve rokada bulunan C vitamini miktarı; portakal, mandalina ve limonda bulunan C vitamini miktarı kadardır.
Yazın tüketilen salatayı kışın da bolca yiyin!
Salata, gribe karşı öğle ve akşam yemeklerimizin vazgeçilmezi olmalı. Özellikle bu dönemde ıspanak, kereviz, pırasa, havuç, brokoli, kabak, lahana, karnabahar, maydanoz bolca yenilmelidir.
Gribe karşı ıspanak çorbası
Ispanak, kuru soğan, bulgur ve kıymanın bir arada yer aldığı hem lezzet açısından hem de besin değeri açısından kaliteli bir çorba, gribal enfeksiyonlara karşı çok önemli bir önlemdir.
Çocuklarınızı gripten korumak için sebzeyi sevdirin!
Domuz gribine karşı çocukların da bol miktarda sebze yemesi gerekir. Bunun için kış sebzeleri onların tüketmeleri için cazip hale getirecek şekilde hazırlanmalıdır. Örneğin; kereviz yemeğini sevmeyen çocuğa, bu sebzeyi rendeleyerek, yoğurda karıştırmak, içine bir miktar da ceviz ekleyerek çocuğa sunmak, aynı şekilde ıspanak yemeğini sevmeyen çocuklara, ıspanağı bir iç olarak kullanarak; börek, poğaça ya da krep yapılması ve çocukların bu besinleri tüketmeleri sağlanmalıdır.
Domuz gribine karşı haftada bir gün kuru fasulye ya da nohut yiyin
Özellikle etli kurufasulye veya nohut yemeği haftada en az bir gün tüketilmeli.
Baklagil çorbası
Bulgur, kurufasulye, kuru soğan ekleyip hepsini blender'dan geçirerek, biraz da sıvı yağ eklemek suretiyle besin değeri yüksek bir çorba hazırlayabilirsiniz.
Ihlamur, adaçayı ve kuşburnu kurtarıcıdır.
Vücut ısısını dengede tutabilmek için bol sıvı alımı gerekir. Bu nedenle, her gün en az 2-2,5 litre (12-14 su bardağı) su içilmeli, sıvı alımının karşılanmasında ıhlamur, adaçayı, kuşburnu çayı, açık çay gibi içecekler tercih edilmeli.
Aşı olana kadar ne yapmalıyız?

Suya sabuna bol bol dokunun
Kışın daha dikkatli olunmalı
Domuz gribi kış aylarında daha çok yaygınlaşır; çünkü, güneş ışığının UV etkisi bu mevsimde yaza göre daha azalır. Hastalığın etkeni olan virüs, soğuk ve nemli ortamda daha uzun süre canlılığını koruyor.
Yakın temastan kaçının!
İnsanlar kışın daha dar mekânlarda, özellikle çocuklar okullarda birbirleriyle yakın temas halindedir. Böylelikle domuz gribinin hızla yayılması için uygun ortam oluşur. Nitekim son günlerde, bazı okullarda salgınlar ortaya çıkmaya başladı bile.
Domuz gribi aşısı olun
Bulaşıcı hastalıklardan korunmanın en etkin, en kolay ve en ucuz yolu o hastalığın aşısını yaptırmaktır. Sağlık çalışanları, hamile kadınlar, kalp, akciğer, karaciğer hastalığı veya kanser gibi önemli bir hastalığı olanlar, öğrenciler ve hastalığın yaygın olduğu ülkelere seyahat edecek olanlar öncelikle aşı olmalı.
Aşı olana kadar;
Ellerinizi sık sık, özellikle öksürdükten veya hapşırdıktan sonra su ve sabun ile yıkayın. Öksürürken veya hapşırırken ağzınızı kâğıt mendil ile kapatın. Kullandığınız mendili çöpe atın. Öksürdükten veya hapşırdıktan ya da hasta olma ihtimali olan biri ile el sıkıştıktan sonra, elinizi yıkayıncaya kadar; gözünüze, burnunuza veya ağzınıza sürmeyin. Hasta kişilere yakın temastan sakının. Temas zorunlu ise maske ve eldiven kullanın.
Seyahatlerde dikkatli olun!
Hastalığın yaygın olduğu bir ülkeye seyahat edecekseniz bu seyahatinizi aşı yaptırana kadar erteleyin.
Seyahatinizi ertelemeniz söz konusu değilse, o zaman yukarıda belirtilen tedbirlere azami dikkat ve özeni gösterin.
Yanınızda maske, eldiven, alkol bazlı el dezenfektanı ve kâğıt mendil bulundurun.
Sağlık sigortanızın geçerlilik süresini ve gideceğiniz ülkede geçerli olup olmadığını kontrol edin. Doç. Dr. Kenan Keskin
Çocuklarınızı domuz gribinden koruyun!
Domuz gribi tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de panik havası estirmeye devam ediyor. Uzmanlar, sık sık alınması gereken tedbirler konusunda halkı bilgilendirirken, Sağlık Bakanlığı özellikle okullardaki salgınlara dikkat çekiyor. Nitekim bu H1N1 virüsü en çok okullarda baş gösterdi. Çünkü solunum yoluyla kolayca bulaşabilen virüs, minik bedenleri kolayca hasta edebiliyor. Marmara ÜniversitesiTıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Bakır'a göre çocukların vücudu daha önce bu virüsle karşılaşmadıkları ve kanlarında bu virüsü koruyucu bir antikor taşımadıkları için hemen hastalık mikrobunu kapabiliyor.
Üstelik bağışıklık sistemleri de henüz tam olarak gelişmediği için okullarda bir salgın halinde yayılabiliyor. İşte bu noktada okul yetkililerine ve de velilere büyük iş düşüyor. Çünkü çocukları bu virüsten koruyacak tek şey belki de doğru bilgilendirme olacak. Prof. Dr. Bakır'ın söylediklerinden yola çıkarak birkaç başlık altında aşağıda yapılması gerekenleri özetledik.
Okullarda alınması gereken tedbirler neler?

Okullarda alınması gereken tedbirler
Okul girişine termal kamera ya da ateş ölçerler yerleştirilerek hasta öğrenciler tespit edilebilir
Hastalık belirtisi olan çocuk hemen arkadaşlarından uzaklaştırılmalı ve ailesine haber verilmeli.
Çocuklar hastalıkla ilgili bilgilendirilmeli ve yapması gerekenler anlatılmalı.
Öğrenci tuvaletleri sık sık temizlenmeli ve ellerini rahatlıkla yıkayabileceği bir ortam hazırlanmalı.
Mümkünse okul duvarlarına el dezenfektanları yerleştirmeli.
Başta sıralar olmak üzere, kapı kolları, klavyeler, askılıklar, dolaplar ve çocukların ortak kullandığı her aksesuar her gün temizlik personeli tarafından iyice temizlenmeli, (Bunlar deterjan içermeyen maddelerle, mikrop öldürücü temizleme losyonları ya da suyun içine yüzde 1 oranında çamaşır suyu katılarak yapılmalı).
Sınıflar her teneffüs havalandırılmalı.
Velilerin yapması gerekenler
Sık sık çocuğunu ellerini yıkaması konusunda uyarılmalı, özellikle toplu taşıma araçlarından indiklerinde hemen ellerini yıkanması öğütlenmeli.
Çocuklar hapşırdıklarında ağızlarını mendille, mendil yoksa dirseklerine doğru ağızlarını kapatarak hapşırması söylenmeli.
Sınıfta veya okulda hapşıran, aksıran ya da hasta görünen çocuklara yaklaşmamaları tembihlenmeli.
Kapalı ve kalabalık yerlerde bulunmaması gerektiği anlatılmalı.
Çocuğun kaldığı odayı sık sık havalandırın.
Hasta çocuk doktora götürülmeli ve anti viral ilaçlar almalı.
Çantasına alkollü dezenfektanlar konulmalı ve kullanması gereken noktalar izah edilmeli.
Hastalığı geçirmekte olan bir çocuk, ateş düştükten 24 saat dahil olmak üzere evinde kalmalı.
İnsanlarla mümkün olduğu kadar az görüşmeli.
Çocukların bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi için;
Aşılar eksiksiz olarak yapılmalı.
Düzenli beslenmeye önem verilmeli.
Çocukların sebze ve meyve tüketimini artırılmalı.
Hazır meyve suları yerine çocuklara taze sıkılmış meyve suları içirilebilir.
Yeterli ve kaliteli uyumaları sağlanmalı.
Hekim önerisi olmadan ilaç kullanılmamalı.
Düzenli sağlık kontrolleri ihmal edilmemeli.

http://biyolojici.azbuz.com/blog/yazi/oku/5000000011689112/Bunlari-uygula-gribe-yakalanma

Domuz Gribi 2009 H1N1 ve Tedbirler !!!

İŞTE DOMUZ GRİBİ VİRÜSÜ H1N1'İN RESMİ

http://4.bp.blogspot.com/_PMDs8zp-rQk/Sf4J2BjroBI/AAAAAAAAAaM/IS7ff9RvtDE/s320/domuz+virusu.jpg

''Domuz Gribi 2009 H1N1''
Domuz Gribi insanlarda hastalık yaratan yeni bir influenza virüsüdür. 2009 H1N1 olarak adlandırılan virüs ilk defa Mart 2009’da Meksika’da ortaya çıkmış ve her yıl geçirdiğimiz mevsimsel grip gibi insandan insana bulaşarak dünyaya yayılmıştır. 11 Haziran 2009 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü, 2009 H1N1 pandemisinin (dünya çapında salgın) başladığını açıklamıştır.
Neden önce "Domuz Gribi" adı kullanıldı?
ilk olarak, 2009 H1N1’in Kuzey Amerika’da yalnızca domuzlarda enfeksiyon yapan influenza virüsüne benzediği düşünülmüştür. Daha sonra genetik yapısının karmaşık olduğu, domuz, kuş ve insanlara özgü influenza virüslerinin genlerinin bir karışımından oluştuğu belirlenmiştir.

Bulaşma yolları nelerdir?
2009 H1N1, mevsimsel griple aynı yollarla bulaşmaktadır. Hapşırma veya öksürme ile virüs insandan insana geçmektedir. Virüs, kimi zaman bulaştığı yüzey ve cisimlerin ellenmesi ve daha sonra da ellerin ağız, burun ve gözlere sürülmesiyle de bulaşır.

2009 H1N1’in belirti ve bulguları nelerdir?
Belirtileri; ateş, boğaz ağrısı, öksürük, burun akıntısı ve tıkanıklığı, vücut ağrıları, baş ağrısı, ürpertiler ve yorgunluktur. Enfeksiyonu geçiren insanların önemli bir bölümü, bulantı ve ishal şikayetlerinin olduğunu belirtmişlerdir.   

2009 H1N1 enfeksiyonunun ağırlık derecesi nedir?
2009 H1N1 hafif bir enfeksiyondan çok ağır, hatta ölümcül sorunlara kadar değişen enfeksiyona neden olabilmektedir. Mevsimsel grip daha çok ileri yaştaki bireylerde sorun oluştururken, 2009 H1N1’in ağır seyrettiği bazı özel gruplar belirlenmiştir. Bu gruplar ; dört  yaşından küçük çocuklar, gebeler, lohusalar, obez (şişman) bireyler ve kronik sağlık sorunları (şeker, kanser, böbrek yetmezliği) olan çocuk ve erişkinlerdir.
60 yaşından büyük erişkinlerin çoğunda, daha önceki yıllarda geçirdikleri enfeksiyonlar nedeniyle, 2009 H1N1’e karşı belirli ölçüde bağışıklık bulunmaktadır.

Hastalar virüsü ne süreyle bulaştırabilirler?
2009 H1N1 ile hastalanan bireyler, belirtiler başlamadan bir gün önce virüsü bulaştırmaya başlar. Bulaşıcılık 5-7 gün devam eder.
Çocuklar ve bağışıklık sistemi zayıf olan bireyler virüsü daha uzun süreler bulaştırmayı sürdürürler.

2009 H1N1’e karşı kendimi nasıl koruyabilirim?
Bazı genel önlemlere uymanız sadece sizi değil, sevdiklerinizi ve toplumu da bu virüsten koruyabilir.
• Öksürüp hapşırırken bir kağıt mendille burnunuzu, ağzınızı örtün ve kağıdı hemen çöpe atın. Kağıdınız yoksa dirseğiniz ile ağız ve burnunuzu kapatın.
• Özellikle öksürüp hapşırdıktan sonra elinizi sabun ve su ile yıkayın. Alkol bazlı solüsyonlar da etkili olabilir.
• Ellerinizi gözlerinize, burnunuza veya ağzınıza sürmekten kaçının.
• Hasta bireylerle yakın temastan kaçının.
• Eğer hastalık belirtileri ve bulguları varsa, sağlık yardımı almak dışında, evden çıkmayın.

2009 H1N1 ile hastalanırsam neler yapmalıyım?
Evden çıkmamaya ek olarak, dinlenmek, bol sıvı tüketmek, sağlıklı beslenmek ve sigara içmemek temel sağlık önlemleridir. Bazı özel durumlar dışında, şu anda tüm 2009 H1N1 hastasına virus ilaçları vermek gerekmemektedir. Virüs, antibiyotiklerden etkilenmediği için antibiyotik alınmamalıdır. Özellikle çocuklarda ateş düşürücü olarak aspirin kullanılması zararlı olabilir. Ateş düşürücü olarak parasetamol kullanılmalıdır. 

Hastalığın ağır seyrettiğine dair belirti ve bulguları kendim fark edebilir miyim?
Çocuklarda: Sık ve zor nefes almak, gri-mavi cilt rengi, yeterli sıvı alamaması, sürekli kusma, uyandırma ve iletişim zorluğu, çocuğun kucak istemeyecek kadar huzursuz olması, önce geçen ama sonra tekrarlayan ve kötüleşen belirtiler.

Erişkinlerde: Sık ve zor nefes almak, göğüste ve karnın üst kısmında ağrı, ani sersemlik hissi ve zihin karışıklığı, sürekli kusma, önce geçen ama sonra tekrarlayan ve kötüleşen belirtiler.
Mevsimel grip aşısının 2009 H1N1’e karşı koruyuculuğu var mı?
Her yıl düzenli aşı olmuş olsanız bile, mevsimsel grip aşılarının 2009 H1N1’e karşı koruyuculuğu yoktur. Öte yandan mevsimsel grip en az 2009 H1N1 kadar tehlikeli bir enfeksiyona neden olmaktadır. Ayrıca mevsimsel gripten aşıyla korunan bireylerde, grip belirtileri ortaya çıkınca 2009 H1N1’den şüphelenmek daha kolay olacaktır.

2009 H1N1 aşısı var mı, kimler aşı olmalı?
2009 H1N1 enfeksiyonu ortaya çıktığından bu yana başlatılan uluslararası çabalar sayesinde 2009 H1N1 aşısı üretilmiş ve denenmiştir. Yeterli bağışıklık sağlayan aşının başlıca yan etkileri kolda ağrı, şişlik ve başağrısıdır. Aşı, Sağlık Bakanlığı tarafından ülkemize getirilecektir. Kasım 2009 başında kullanıma girmesi beklenmektedir. Aşılanacak grupların başında, altı ay ile dört yaş arasındaki çocuklar, gebeler, lohusalar, sağlık çalışanları, bebek ve çocuklara bakım verenler, acil ve önemli hizmetleri yürütenler, hacı adayları ve kronik sağlık sorunları olan bireyler yer alacaktır.


DOMUZ GRİBİ’nden korunmak için basit fakat etkili önlemler.

Aşağıda okuyacağınız önlemler Dr.Vinay Goyal tarafından herkesin yararlanabilmesi için yayınlanmıştır.

Dr.Vinay Goyal: Yoğun bakım ve Tiroit uzmanıdır. MBBS, DRM DNB.

20 yıldan fazla klinik tecrübesi vardır.

Hinduja Hastanesi, Bombay hastanesi, Saife Hastanesi, Tata Memorial hastanesi gibi önemli kurumlarda görev yapmıştır.

Şu anda Malad’da, Riddhiviayak Cardiac and Critical center’da Nükleer ilaç departmanı ve tiroit klinikleri şefi olarak görev yapmaktadır.

Mikrobun vücuda giriş noktaları yalnızca burun delikleri, ağız ve boğaz yoluyla olmaktadır. Çok bulaşıcı bir yapıya sahip olmasından dolayı her türlü önleme karşı H1N1 virüsüyle temas etmekten kaçınmak veya korunmak imkânsızdır. H1N1 virüsüyle temas etmek virüsün vücutta çoğalması kadar önemli değildir.

Sağlığınız yerinde ve H1N1 hastalık belirtileri göstermiyorken virüsün vücutta üremesini, belirtilerin daha da şiddetlenmesini ve ikincil enfeksiyonların gelişmesini önlemek için dikkatimizi N95 veya tamiflu gibi ilaçları stoklamaya vermek yerine çoğu bildirgelerde bahsedilmeyen bazı çok basit önlemleri uygulayabiliriz.

 1.      Ellerin sıklıkla yıkanması ( Bütün bildirgelerde bahsedilmiştir)

 2.  “Hands-off-the-face” “Ellerinizle yüzünüze dokunmayın” yaklaşımı. Yemek, banyo ve yara bakımı gibi zorunluluklar dışında yüzünüzün herhangi bir yerine dokunmaktan kaçınınız.

 3.Ilık tuzlu suyla günde iki kere gargara yapınız( tuza güvenmiyorsanız listerin kullanınız).  

H1N1 ‘in boğaz ve burun boşluklarında çoğalıp enfeksiyona sebep olarak karakteristik belirtileri göstermesi için 2 -3 güne ihtiyacı vardır.  Sağlıklı bir kişinin ılık, tuzlu suyla gargara yapmasının etkisi hastalığa yakalanmış olan bir kişinin tamiflu kullanması ile aynıdır. Bu basit ucuz fakat güçlü önleyici yöntemi küçümsemeyiniz.

 4.     Yukarıdaki 3. Önleme benzer olarak; Burnunuzun içini en az günde bir kere ılık tuzlu suyla temizleyiniz.  *Günde bir kere burnunuzu sümkürün ve sonra ılık tuzlu suya batırılmış pamuk tamponlarla silerek temizleyiniz. Bu yolla burnunuzda bulunak virüs sayısını etkili bir şekilde azaltmış olursunuz.

5.     Narenciye suları gibi C vitamin bakımından zengin olan yiyecekler kullanarak doğal bağışıklığınızı güçlendiriniz. Eğer ilave olarak C vitamin kullanmak zorunda iseniz emilimi artırmak için mutlaka Çinko ile birlikte alınız.

 6. Bitkisel çaylar, çay, kahve gibi sıcak veya ılık içeceklerden içebildiğiniz kadar çok içiniz. * Sıcak içecekler içmek gargara yapmakla aynı etkiye sahiptir fakat ters yöne doğru. Sıcak içecekler virüsleri yaşamaları mümkün olmayan ortama sahip olan mideye doğru yıkayarak götürürler. H1 N1 virüsü mide’de çoğalamaz, herhangi bir zarar veremez ve hayatiyetını devam ettiremez.

Dr.Vinay Goyal



**********


Son günlerde populer Domuz gribi ile ilgili bazı konulara  bir klinisyen olarak değinmek istedim.Bilimsel takiplerim eşliğinde kendi görüşlerimdir.

1.Normal grip semptomları ile domuz gribi semptomları ayrılabilir mi?
HAYIR.
İkisinde de ateş,(38 derece ve üstü ),öksürük balgam çıkarma şiddetli halsizlik boğaz agrısı gibi semptomlar görülebilir. 

Görülmeye de bilir. 
Sadece ishal ,karın ağrısı ,başağrısı boğaz agrısı şeklinde de görülebilir.

2.Muayene ile domuz gribi anlaşılabilir mi?
HAYIR.Sadece şüphelenebilinir.
Burun/boğaz sürüntüsünden PCR denen yöntemle H1N1 çalışılırsa domuz gribi virusu tespit edilebilir.Bazı hastanelerde yapıldığını duyduğum,burun sürüntüsünden Influenza A,B (grip virusu) bakılarak Domuz gribi hakkında yorum yapılması doğru değildir.Influenza A,B pozitifliği tanıyı destekler ama kesin tanı koydurmaz,negatifliği de ekarte ettirmez.

3.Domuz gribi süphesi içindeyim.Tamiflu capsul veya Relenza Diskcus İnhaler başlayayım mı?
HAYIR.

Tanı kesinleşmeden ilaç kullanmak virusleri ve su an yaptıralım mı ,yaptırmayalım mı derdine düştüğümüz aşıya direnç kazandıracaktır.Çok yakınınızdaki birindeki kesinleşen Domuz Gribi tanısı varsa ,korunmak amaçlı Tamiflu günde bir kez kullanılabilinir.Mutlaka Sağlık Merkezine başvurun.
http://www.grip.saglik.gov.tr/UserFiles/File/suveyans.pdf
Gerçekten sizde tanı kesinleştiyse ve 48 saat geçmediyse kullanılabilinir.
http://www.grip.saglik.gov.tr/UserFiles/File/tedavivedoz.JPG
Tamiflu cap ve Relenza inhaler ile yapılan çalışmalar hastalığın seyrini büyük ölçüde iyileştirdiğini gösteriyor.
http://www.who.int/csr/disease/swineflu/notes/h1n1_clinical_features_20091016/en/index.html

4.Domuz Gribi tanısını kesinleştirmek için herhangi bir klinikte test yaptırabilir miyim?
HAYIR.

Bildiğim kadarıyla Anadolu Yakasında Kartal Devlet Hastanesi ,Avrupa yakasında ise Haseki Hastanelerinde PCR ile çalışmalar yapılıyor.Sonuç 2 gün içinde çıkıyor,pozitifliğinde hastayla veya gönderen merkezle direk bağlantıya geçiliyor.Yeni test merkezleri açılması gündemde ama biz Memorial Grubu olarak bu testi hizmet olarak sunmayacağız görünüyor.

5.Domuz Gribi aşısını yaptırmamız gerekiyor mu?
HAYIR.

Bu konuda bütün ülkelerde aynı tartışmalar yaşanıyor.Aşı uygulanmadan etkisini bilemeyiz.Yan etkiler, her ilaçta olduğu gibi var ancak grip aşısından daha fazla değil.Sadece riskli gruplara öneriliyor.Hamileler(son 3.ay),2 yaş altı çocuklar ve kronik solunum yolu hastalığı bulunanlar.(astım,bronşit,
amfizem,solunum yetmezliği diğer nedenleri).Bu hastalarda risk gruplarında domuz gribi cok hızlı ilerleyip olumsuz sonuclar doğurabiliyor.
http://www.who.int/csr/disease/swineflu/notes/h1n1_clinical_features_20091016/en/index.html

6.Dünyanın sonu mu geldi?,Hepimiz ölecek miyiz?
HAYIR. 
Yapılacak en iyi şey sakin bir şekilde hijyen kurallarını uygulamak.Zaten her hastalıkta uygulanması gereken  yontemlere biraz daha dikkat etmek.Sık sık el yıkamak ,Tokalaşmak ve öpüşmekten biraz uzak kalmak, ,kişisel eşya hijyenini sağlamak ,hastalanan çalışanın rapor almasına yardımcı olmak vs.

7.E doktor bey dediniz ki ,süpheli vakanın sonucu iki gun sonra cıkıyor ,labaratuarlar yogunlaştıkca daha da gec cıkacak gibi gorunuyor ,farz edelim ben de semptomlar basladıktan 1 gun sonra tst yaptırdım ve pozitif cıktı şimdi ne yapıcam?

.Bu durumda semptomların üzerinden 3 gün geçmiş görünüyor.Eğer siz iyiyseniz hiç korkmayın.(Türkleri Allah Koruyor)Virus zaten başınıza iş açıcaksa 2-4 gün içinde kliniğiniz giderek kötüleşecektir.o ya da bu şekilde zaten hekime mutlaka gidersiniz.Dünya sağlık örgütü test pozitifliği bulunanların 48 saat içinde ilaç başlamasının çok yararlı olduğunu ancak zaman geçtiyse ve klinik kotulestiyse bu surenin artık önemli olmadığını bir an önce ilaca baslanması gerektiğini soyluyor.
Her ne olursa olsun aşağıdaki belirtiler varsa ,zaten hekime gidersiniz ama lütfen uyanık olun...

  • nefes açlığı,dinlenirken veya hareket halinde
  • nefes almada  zorluk
  • cilt renginin koyulaşması
  • kanlı veya koyu renkli balgam 
  • gögüs agrısı 
  • bilinç değişiklikleri 
  • 3 günden uzun süren ateş
  • tansiyon düşüklüğü
8.Doktor bey domuz gribi vakasıyla karşılaşıp görür görmez anladınız mı?
HAYIR. 
Karşılaştım, tanı koydum ama görür görmez anlamadım.İlk tespiti temmuz ayında hostes bir hastayla kliniğimizde yaptık.Normal grip semtopları taşıyordu.Hastayı evine gönderdik istirahat etti,sık sık kontrole geldi ve iyileşti.Görevine devam ediyor.
9.Aşı Yaptıracakmısınız?
EVET.Çünkü riskli gruptayım.
10.Sizce gercekten tehlikeli mi?Panik olalım mı?
EVET. 
Nasıl zature tehlikeliyse,nasıl menenjit tehlikeliyse,nasıl kırım kongo ateşi tehlikeliyse.Bulaşıcı hastalıklar her zaman tehlike yaratır.Şu ana kadar belirtilen ölümcül vaka olmasa da (turkiye için),olabilir.Ama panik olmaya gerek yok,korunmaya gerek var.
11.Aşı bir pazarlama stratejisi midir?
Her ilaç bir pazarlama stratejisi içerir.Şu an için bu aşının denenmesi açısından daha hazır bir ortam olamaz.Tıp bilimi deneme yanılma yöntemiyle işler.Labaratuar çalışmaları ve insan uygulamaları farklı olabilir.Yıllarca recete ettiğimiz ilaçların bile çok sonradan zararlı etkileri görüldüğünden ve bu risk su an için her turlu ilaçta az da olsa bulundugundan yaşamadan bilemeyiz.
Tüm dünya gibi bekleyip görücez. 
 
Bu domuz gribi işinde bir domuzluk mu var?  

Aylardır milyonlarca insanın domuz gribinden öleceği söylendi. 
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) salgının en üst düzeyde (6) alarma geçti. 
Aşı firmaları en geç sonbaharda yeni aşının hazırlanmış olacağını söylüyor.
Şimdiden milyonlarca dolarlık aşı siparişi almış durumdalar.
Halbuki ileri sürülen salgının o kadar da ağır bir hastalık tablosuna yol açmadığı
artık belli oldu.
Virüs bulaşan insanların çoğu hastalığı tedavi görmeden ayakta atlatabiliyorlar.
Bugüne kadar tüm dünyada ölen insan sayısı 140 kadar.
Oysa standart grip salgınlarında her sene 250-500 bin insanın öldüğü biliniyor.
Yani yaklaşık 2000 kat daha fazla.
Hergün binlerce insan sıtmadan ölüyor, basında ses seda çıkmıyor.
Sıtmanın aşısı yok, ilaçlarını kullanacaklar da onları satın alamayacak kadar fakir.
Peki domuz gribi aşısı için bu acele ne?
Bu aşı gerçekten gerekli mi, etkili mi, yan etkileri var mı, herkes olmalı mı,
yoksa bu bir tür korku ticareti mi?
Bültenimizin bu sayısını Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta’nın
konuyla ilgili yazısına ayırdık. 
Yazının sonunda Prof. Dr. Ahmet Aydının
‘Gripten nasıl korunulur ve grip nasıl tedavi edilir?’ konulu yazısı da var.
 
Domuz gribi aşısı korku ticaretinin bir ürünü mü?
 
Nisan ayında Meksika’ dan başlayan domuz gribi salgını
iki buçuk ay içinde dünyanın 74 ülkesinde 30 bine yakın insanın hastalanmasına ve
140 kadarının da ölmesine yol açtı.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) salgının alarm seviyesini geçen hafta 5'ten
en üst seviye olan 6'ya yükseltti.
Bu, bir pandeminin yani dünya çapında bir salgının resmen ilanı anlamına geliyor. 
Bir virüsün kıtalar arasında yayılım göstermesi ve insandan insana bulaşması
toplum sağlığı bakımından elbette çok önemli.
Ancak, pandeminin (büyük salgın) insanlar arasında gereksiz bir panik yaratmasına
fırsat verilmemesi ve özellikle de korku ticari yapanların oyunlarına karşı
çok dikkatli olunması gerekiyor.
Grip aşısı ve grip ilacı üreten firmalar, sonbaharla beraber bu virüsün çok daha büyük
salgınlara yol açacağını, bunu önlemenin tek yolunun ise bir an önce aşı olmak olduğunu
beyinlere kazımaya çalışıyorlar.
Otuza yakın ülke şimdiden grip aşısı kuyruğuna girmiş durumda ki, 
Türkiye de buna dâhil. Sağlık Bakanımız Recep Akdağ,
domuz gribine yönelik aşı üretecek firmalarla görüştüklerini bildirerek,
‘’Biz aşıyı satın alma konusunda masaya oturmuş, önde gelen ülkelerden biriyiz’’
şeklinde açıklamalar yapıyor.
İyi ama bu aşı gerçekten gerekli mi, etkili mi, yan etkileri var mı,
herkes olmalı mı, yoksa bu bir tür grip ticareti mi?
Salgın çok ölümcül değil.
Önce bu salgın için iyimser olmamızı destekleyen pek çok sebep olduğunu görmemiz gerekiyor.
Birincisi, milyonlarca insan öleceği ileri sürülen salgının o kadar da ağır bir hastalık
tablosuna yol açmadığı artık belli oldu.
Virüs bulaşan insanların çoğu hastalığı tedavi görmeden ayakta atlatabiliyorlar.
Bugüne kadar tüm dünyada ölen insan sayısı 140 kadar.
Oysa standart grip salgınlarında her sene 250-500 bin insanın öldüğü biliniyor.
İkincisi, ülkemizde belirlenen domuz gripli 13 olgunun da yurt dışından gelen kişilerde saptanması
ve bizde insandan insana bulaşmanın olmaması.
Bu, domuz gribi saptanan pek çok ülke için de geçerli.
Üçüncüsü de virüsün yaz şartlarında üremesinin ve bulaşıcılığını sürdürmesinin
çok zor hatta imkânsız olması.
Okulların tatile girmiş olmaları ve mevsim dolayısıyla insanların zamanlarının çoğunu
açık havada geçirmeleri de çok önemli bir avantaj.
Dolduruşa gelmeyelim
Birkaç gün önce iki ayrı firma, domuz gribine yol açan H1N1 virüsüne karşı kullanılacak aşının
ilk seri üretimini gerçekleştirdikleri müjdesini(!) verdiler.
Hem ne kadar etkili olduğunu gösteren hiçbir bilimsel kanıt olmayan
hem de ne gibi ciddi yan etkileri olabileceği henüz hiç bilinmeyen bir aşı için
hemen sıraya girmek, bu kriz döneminde bu işe milyar dolarlar yatırmak
bana hiç de doğru gelmiyor.
Domuz gribi virüsünün tabii mutasyonla oluşmadığına ve laboratuar ortamında yaratıldığına dair
kuşkuların ve bunu destekleyen bulguların artması…
Bir ay kadar önce uzmanların aşı üretimi için en az 6 ay gerekir demelerine karşılık,
iki firmanın aşıyı temmuz başında piyasaya verilebileceklerini bildirmeleri…
Pandemi ilânından sonra aşı üreticisi firmalardan birinin borsadaki hisselerinde
bir günde yüzde 3.6 ve 3.1 gibi çok ciddi artışlar olması… insanın kafasını karıştırıyor.
Bir başka önemli konu da bunun ilk domuz gribi paniği olmaması.
 
1976 senesinde Amerika’ da Fort Dix’ te askerlerde görülen enfeksiyon bahane edilerek
milyonlarca insan domuz gribine karşı aşılanmış,
ama sonradan böyle bir salgının gerçek olmadığı ortaya çıkmıştı.
Üstelik aşı yüzünden 25 kişi ölmüş ve yüzlercesi de ömür boyu felçli kalmıştı. 
 
İşin bir de dini yönü var
 
Domuz gribi virüsünün DNA yapısını inceleyen uzmanlar salgına yol açan H1N1 virüsünün
insan, domuz ve kuş gribi virüslerine ait genetik bir karışımından oluştuğunu açıkladılar.
Dolayısıyla hazırlanacak aşıda domuz gribi virüsüne ait genetik materyal de bulunacak.
Aşı içinde domuz virüsü genlerinin bulunması Müslüman ve Museviler’ in domuz gribi aşısı
olmalarının caiz mi, haram mı olduğu sorularını da gündeme getiriyor.
Salgına yol açan virüsün domuz gribi virüsü yerine, ısrarla Meksika virüsü,
İnfluenza H1N1 virüsü, 2009 H1N1 virüsü… gibi içinde domuz geçmeyen terimlerle isimlendirilmek
istenmesi de aşının satışında dini faktörlerin etkisini ortadan kaldırmak için olabilir.
Kim ne derse desin, bu domuz gribi salgınında ve tedavisinde bir domuzluk olduğundan
ciddi şekilde şüpheleniyorum.

Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta
******************************
******************
 
 
Prof Dr. Ahmet Aydın’ın yorumu

Grip mikrobu bir virüs olduğundan antibiyotik tedavisinden etkilenmiyor.
 
Her yıl on milyonlarca insan gribe yakalanıyor. Yüz binlercesi de ölüyor.
Başta iki Nobel ödüllü Prof. Dr. Linus Pauling olmak üzere birçok bilim adamı
C vitamininin grip, soğuk algınlığı, nezle gibi hastalıkların korunma ve tedavisinde
son derece yararlı olduğunu öne sürmüşlerdir.
 
Gripten korunmanın yolları
1. D vitamini seviyenizi ölçtürün ve sağlıklı kabul edilen 40-120 ng/ml arasında tutun.
2. İşlenmiş gıdaları, unlu gıdaları ve şekeri en aza indirin (taş devri diyeti).
3. Yeteri kadar dinlenin.
4. Düzenli ve yeterli egzersiz yapın.
5. Günde 1- 2 gram balık yağı ve 1- 2 gram C vitamini kullanın.
6. Ellerinizi daha sık yıkayın. Mümkün ise ve kimyasal madde içermeyen bir sabun kullanın.
7. Bol bol sarımsak yiyin. Sarımsak bilinen en kuvvetli ve en doğal antibiyotiktir.
8. Hastanelerden ve aşılardan mümkün olduğunca uzak durun!
 
Grip sırasında alınacak tedbirler
D vitamini
Gribal enfeksiyonun  1. ve 3 gününde 300,000 ünitelik D vitamini ampulünü kırın ve ağızdan alın
C vitamini
Soğuk algınlığı ya da gribal enfeksiyonun  ilk işaretlerinde
(boğaz ağrısı, aksırma, ateş kırgınlık, burun çekme vb) 1- 2 gram C vitamini alın.
(1 silme çay kaşığı askorbik asit 1 gramdır, eczanede satılan tabletler genellikle 0.5gram ya da 1gram’dır).
Her saat aynı miktarı almaya devam edin. Genellikle birkaç saat içinde semptomlarınız hafifletecektir.
Eğer hastalık belirtileri hafiflemezse saatlik miktarı 2-4 grama çıkartın.
Hafif ishal çıkmaya başlamışsanız dokularınız doymuş demektir.
O zaman bir önceki doza dönebilirsiniz.
Bu sırada şekerli bir gıda, antibiyotik, vazokonstriktö r (damar büzücü) burun damlası,
antihistaminik ve dekonjestan alınması ise mevcut hastalığın şiddetini artırır ve süresini uzatır.
C vitaminini birden keserseniz hastalık  belirtileri tekrarlayabilir.
O nedenle tedaviyi azalta azalta sonlandırın.
Hastalık genellikle 2-3 gün içinde, en geç bir haftada tedavi olur.
C vitamini tozunun gramı 5 kuruş, kilosu 50 YTL’den  satılıyor.
Hap formları doğal olarak biraz daha pahalı.
Tozun avantajı suda eriyebilmesi.
Belli bir miktarı (örneğin 10 gram ) bir pet su şisesi içinde eritin ve sık sık için.
C vitamini, askorbik asit adı altında gıda kimyasalları dükkanlarında kilo ile satılmaktadır.
 
İstanbul’da daha çok satıldığı yerler Sirkeci, Mısır Çarşısı ve Tahtakale  üçgenidir.
 
Kaynak : http://biyolojici.azbuz.com/index.jsp

Etiketler