Salondan İzlenimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Salondan İzlenimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2011 Çarşamba

Galatasaray Medical Park - Fenerbahçe 84-69 (Salondan İzlenimler)

Final serisinin ilk maçını daha kalabalık bir ortamda kazanan bayan basketbol takımımız, sanki ilk maçta bize yeterli olanı aldık, gerisini Caferağa atmosferi güvencesiyle tamamlarız havasında oynayınca, serideki ikinci maçı ezeli rakibine bırakarak 1-1 eşitlikle kendi evine kağıt üzerinde avantajlı dönen taraf oldu.

Rakip ise tekrar kaybetmeleri halinde herşeyin biteceği düşüncesiyle bütün motivasyonuyla hakemlerinde müsadesiyle sert şekilde mücadele edince maçın büyük kısmında skorda kopukluğun olduğu bir oyun izledik.

Gerçi hakemlerin kötü olduğu üzerine her iki tarafta hemfikir olabiliyor ancak herkes kendi açısından subjektif baktığından kimse herhangi bir pozisyon üzerine birbirini ikna edemiyor,salondan çıkarken de galatasaraylı arkadaşla hakemlerin hangi taraf lehine çalıştığı üzerine tartışıyorduk. Zaten salonda evsahibi olan taraf hakemlerin kararlarını hiç bir şekilde beğenmez, o ortamın verdiği hırçınlıkla herkes kendi istediği gibi görür, aynı ruh hali Caferağa'da bizim üzerimize de yansıyacak.

Son zamanlarda gittiğim birkaç bayan basket maçıyla ilgili burada yazmaya fırsat olmadı. Final serisinin ilk maçı ziraat maçımız ile çakışmıştı, ikinci maça ise galatasaraylı bir arkadaşım ve onun nişanlısı ile gidiverdik. Maç vaktine doğru içeri giren diğer Fenerbahçeli tanıdıklarla da beraber maçı takip ettik.


Salona erken girdiğimizden büfeden ufak bir alışverişle tribüne yöneliverdik, burada para üstü olarak kağıt fiş verilmesi Sinan Erdem salonundaki zoraki para bütünleyici alışverişe göre daha mantıklı oluyor. Büfenin orada gördüğüm zafer kalaycıoğlu'nun suratına ise bakmak bile istemedim.

Henüz ortada ısınan oyuncular yokken az sayıda taraftar vardı, bir kısmı pota arkası boyunu da aşan arda turan pankartını yerleştirmekle meşguldü.
Zaman ilerledikçe gs oyuncularından birkaçı çıkınca alkışlar yükseldi, bizim takımın da salona geldiği ortalıkta dolaşan iki lüzumsuz Didem Akın ve Semih Özsoy ikilisinden belliydi. Semih Özsoy'un ilgisini pankart çekince önüne kadar gidip bir süre bakınarak orada ne yazdığını çözmeye uğraştı.

Bizim takımdan sahaya şut atmaya ilk gelenler iki genç oyuncu Olcay ile Ecem oldu, sarı laciverti gören taraftarlar hemen ıslıklamaya ve Fenerbahçe kaşarları... diye tempo tutmaya başladı.
Aynı sahne daha sonra parça parça diğer oyuncular geldiğinde de yaşanıyordu.

Ancak sahada henüz dört Fenerli varken ve daha ortada Nevriye Yılmaz yokken "Nevriye Nevriye .rospu Nevriye" diye tezahüratlar yapılıyordu. Nevriye takım toplu halde sahaya çıktığında daha kalabalıklaşmış olan taraftarlar tarafından büyük sevgiyle anıldı.

Matovic ile Horakova ısınmaya çıktığında da onlara protesto sesleri yükselince oyuncular gülüyordu, yabancı oyuncuların arkasından Fenerbahçe kaşarları... diye tezahürat etmeleri de ilginçti.
Neyse bir süre sonra ingilizce bildiklerini gösteren .uck you Matoviç sesleri yükseldi.
Lazslo Ratgeber'de sahaya adım attığında İvana gibi "Ratgeber Ratgeber .uck you Ratgeber" şeklindeki hoşgeldin selamlarını gülümseyerek aldı, devre arası önlerinden geçerken de aynı ilgiyi esirgemediler.

Bizim salonda son zamanlarda ışıl hariç diğer oyuncularla yabancılarla koçlarla falan böyle toplu halde sevgi gösterileri pek olmuyor. Genelde makara olsun diye yüklenilen ışıl fazla sivrilmeseydi belki onu da kimsenin ipleyeceği olmazdı, zafer kalaycıoğluna geçen sene kendimizce haklı olarak yapılan protestolar haricinde koçlarla pek temasımız olmazdı.

Takımımız anonsla resmi ısınma periyodu için sahaya evsahibinden önce çıkıverdi, aralarında Tammy Sutton Brown'un olduğunu Anete'nin kadroda olmadığını farkettim. Takım çıkarken başlayan uğultu üstüne Fenerbahçe kaşarları... temposu sonrası üçlü çekerek a.....a....koyayım Fenerbahçe şeklinde döndürmeye başladılar, üstüne mehter yaparak Fenerbahçe köpeğine şampiyon Fener yazma arzularını dile getiriyorlardı ki kendi takımlarının çıkışı anons edildi.

Takım sahaya çıkmadan önce medical park ve gs bayraklarını sallayan görevliler diziliverdi.
Maçtan önce minibüste denk geldiğimiz birisi animasyon grubu anonscusu olduğunu anlatıyordu, orada söylediği gibi tshirt-şapka yanısıra medical park check up hediyelerinin de olduğu maç öncesi ve devre arası basket atma yarışmalarını idare ediverdi. Bizim Acıbadem sponsorumuzun taraftarına herhangi bir check up falan hediye ettiğini henüz görmedik.


Evsahibi takım taraftarlarının üçlüsü ardından tribüne çağırılarak vur-kır-parçala bu maçı kazan sesleriyle ısınmaya başladılar. Sahaya çıktığı anda olduğu gibi ısınmalar sırasında da ışıl alben'e ilgi gösteriliyordu, çoğunlukla bench arkasına yakın tarafta toplanmış taraftarlar oyunculara bireysel tezahürat etme uğraşındayken anonscunun potaya basket attırma yarışması için çıkardığı sesler zaman zaman bunları bozuyordu.

Salondaki doluluk artmıştı, çoğunluğu maraton tribününde toplanan tezahürat edecek taraftarlar haricinde pota arkaları boş sayılırdı. Saha içi koltuklar zaman ilerledikçe gelen sahiplerince dolduruldu, protokolün sol tarafı sağ tarafa göre biraz daha doluydu, salonda maç vakti yaklaşık 3500 kişi vardı.

Maç başlamasına 10 dakika kadar varken birden bire arda turan büyük kaptan vs. tezahüratları başladı, uzun bir süre devam etti. Sanki salona gelmiş gibi herkes ayaklanıp kafayı protokolün oraya çeviriverdi ama kimse farkedilmiyordu, büyük ihtimal başkanları gelince mesaj vermeye niyetlendiler.

Ben salona giren Fenerbahçeli tanıdıkları bulmak için turlarken, anonscunun mikrofonu bir ufaklığa verdiği sesten anlaşılıyordu, küçük taraftar salondakilere rerere-rarara... yaptırdıktan sonra haydi cimbom haydi, tam zamanı şimdi... diye tezahürat etti.
Takım anonsları bizim oyuncuların şiddetli uğultular arasında sahaya çıkıp gene küfürler yemeleriyle son buldu.

Bizim bench yakını pota arkasında elli kişi kadar ufak bir grup taraftar duruyordu, onlar bizim hücum ettiğimiz saha ikinci yarı değişince oradan ayrıldılar.

Maça iyi başlayıp 15-1 lik bir seri yiyerek kontrolü kaybediverdik, hakemlerin verdikleri kararlar oyuncuların sinirlerini bozup sürekli itiraz etmelerine sebep oluyordu, devreye biraz daha yakın skorla gitsek iyi olur diye düşündüysekte olmadı.

Erken faul problemine girebilecek olan tamika yaptığı abartılı itirazlarına rağmen maçı tamamlayabildi, onların bu cüretkar hallerini biz ağzımız açık izleyiverdik.

Maçtan önce pota arkası tribüne yığılı duran sopalı bayraklar, ikinci devre başlamadan önce diğer pota arkasında duran ufak grup buraya geçince hızlı bir şekilde tribün liderleri tarafından hepsine dağıtılıverdi. Bizim takım bu tarafa hücum edip faul falan atarken dikkat dağıtma çabaları sergiliyorlardı.

Zaman zaman molalarda başlattıkları kupaları şirketlere bırakmayalım tezahüratı ise adı medical park olan bir takım için garip kaçıyordu. Kendi takımları faul atarken karşılıklı tezahüratlara devam ettikleri de oluyordu.
Bazen maraton tribün kendini tezahürata kaptırmışken, top bize geçince salonun geri kalanından ıslıklar yükselince onların da tezahüratı kesip baskıya yönelmesi gibi güzel örneklerde gördük.

İkinci yarı onları sıkıntıya sokacak bir performans sergileyemedik, rakipteki yabancı oyuncuların faul yaptıkları pozisyonlarda dahi provokatif tavırlar sergilemesiyle salondakilerde bu itirazlara katılıyordu, dışardan şut tehdidimiz Anete'de olmayınca zayıf kaldığından sık sık içeri katetmek zorunda kalıyorduk, dayak yiye yiye potaya ulaşmak bizim oyuncuları oldukça yıprattı ve yıldırdı.

Bizim oyuncu top rakibin ayağına çarptı diye itiraz ederken hakemler hiç oralı bile olmuyordu, Birsel darbe aldığı bir pozisyondan sonra iyice sinirlenip kenara gitmek istedi, kenara alınınca da direkt yerine oturmayıp pota arkasında ki boş alanda bir kaç tur ileri geri yürüyüp sonra yerine geçti.
Bizim salonlarda kendi kulübümüzün isteğiyle güvenlik sorumluları tarafından kendi taraftarlarına yaşatılan zulüm buralarda hiç göze çarpmıyordu. Maçı takip ederken bir yandan da bu durumları konuşuyorduk, kendi salonlarımızda hem güvenlikçilerle hem de çökçök taraftar profiliyle uğraşmaktan insanların sinirleri bozuluyordu.

Burada tribünün en ön sırasına demirlere kadar taraftarlar yığılmış, set üzerinde birden fazla kişi çıkmışken aralarda gözüken tek tük birkaç özel güvenlik ise ayakta duruyor ve kalabalık içinde kaybolmuş haldeler.

Bizim salonlarda ise en ön sıralar boş tutularak oralara güvenlikçileri oturtuyorlar, aradaki koridor boşluğuna kimsenin doluşmasına izin verilmiyor, aşağıdan tribünü idare edecek bir kişinin sete çıkmasına zor zar ikna oluyorlar.

Bunun yanısıra bir de gereksiz yerleri işgal eden pasif seyirciler nedeniyle tribün bütünlüğü sıkıntılı oluyor, Abdi İpekçi'de ise maraton tribününe oradan bileti olsun olmasın yerleşen bütün taraftarlar tezahürat etmek için gelmişlerdi. Bazen yukarılardan girilen tezahüratlar aşağıdan farklı girilen başka bir tezahüratla karışıp senkronları bozuluyordu. Genelde maçın gidişatı iyi olunca salonun oturarak maçı izleyen seyircilerini de ambiansa katmakta sıkıntı çekmediler.

Salondaki en sağlam güvenlik önlemleri bizim takıma değil de maçın hakemlerine yönelikti. Protokol tarafında alttan giriş çıkış yapan hakemler için oraya sağlı sollu ellerinde kalkanlarıyla çevik kuvvet elemanları yığılıverdi. Maçı saha içi koltuklarda oturarak takip eden polisler hakemlerin geçiş vaktinde talimatla hazırlanıyorlardı. Gerçi bu maç çoğunlukla skorda önde olmalarından ilk maçtaki kadar yabancı madde tehlikesi yaşamadılar.

Her ne kadar ilk maçtan daha sakin bir ortam olsa da, zaman zaman verilen kararlar tepki çekiyordu. Hakem noluyor, .ötün başın oynuyor seslenişleri yanısıra "şampiyon olmamız engellenemez" gibi tezahüratlar ise ulan kim sizi engelliyor, hacettepe bile size çalıştı diye bize ironik geliyordu. Azizin uşağı .bne hakemler tezahüratı bench arkasından yükseldiğinde oraya yakın olan setteki tribün amigosu bir anda o tarafa doğru onları susturmaya gidiverdi.

Nevriye Yılmaz'ın sakatlık probleminden sonra iyi durumda olmadığını önünde yuvarlanan topa eğilemediği ve fast break yediğimiz pozisyonla daha net görüverdim. İçeriden oyunlarda yaşanan sertlik dozajı uzunlarımızın yorulmasına ve zaten Fowles karşısında sıkıntılı olduğumuz ribaundlarda iyice güçlük yaşamamıza yol açtı.

Horakova rakibinin karın boşluğuna gelen dirseğini yediği anda acıyla yerde kıvranmaya başladı. Biz tribünde bu pozisyonu görünce çevredeki evsahibi seyircilerin az olduğu ortamda oha bu nasıl faul olmaz diye ağzımızdan çıkan refleks tepkiyi durduramazken; maçın hakemleri pozisyonu devam ettirdi. Önündeki pozisyonu gördüğü halde hakem eliyle devam işareti yapıverdi, oyunu da ilk başta durdurmadılar, oyuncu yerde kıvranırken bir süre devam etti.

İkiyüzlü hakemler daha sonra başka bir pozisyonda gs oyuncusu ayağı kayarak diğer sahada yerde kalıverdiğinde ise salondan yükselen uğultuyla hemen oyunu durduruverdiler.

Evsahibi takım hocası olduğundan olsa gerek maç boyu bu cesaretle yerinde duramayıp herşeye itiraz edip yalvarıp yakardı, sürekli kendi alanını ihlal ederek sahanın içine girip durması dikkat çekiciydi, bakalım Caferağa'ya geldiğinde nasıl kuzu olacak.

Takımımız maçın ardından kendi bench tarafına ters yerdeki koridordan çıkmak zorunda kaldı, tabii o tarafa yönelirken rahat bırakılmadılar.
Bizim salonda "...koyduk mu" yapılıyor olsa hemen bunu ilk falan filan yapmıştı bize ait değil diye keserler devam ettirmezler, ama buradakiler kim neyi önce yapmış umrunda olmadan maksat eğlence olsun diye yapıyorlardı.
Galibiyeti kutlayan galatasaray oyuncuları taraftarlarıyla karşılıklı cimbombomum benim biricik sevgilim... yaptılar. (şimdi yazarken zorlanınca daha iyi farkettim de cimbombomum nedir yahu kulağa ne absürd geliyor)
Ortaya davet ettikleri ışıl'dan belki de bu sezonun son üçlüsünü isterlerken, o da büyük yıldız havasıyla eli kulağında herkesi ayaklandırıp tezahüratı başlattı, bir maç önce kendisine küfür edenler bir maç sonra böyle yalamış oldular.

Salondan çıkışta galatasaraylı arkadaşla minibüse bindiğimizde, minibüs arkasını dolduran Fenerli ağabeylerle tesadüfen karşılaştım, minibüste galatasaraylıdan çok Fenerli olması da ilginç olmuş oldu.

Bizim için birçok zorlukla geçen bu sezonun sonunda gelecek şampiyonluğun anlamı çok daha büyük olacaktır. Bu nedenle Caferağa'da hem sahada hem tribünde ölümüne savaşacak bir bütünleşmeyi sergilemek için bütün hazırlıklarımızı yapmalıyız.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Galatasaray Medical Park - Fenerbahçe (Salondan İzlenimler) 51-73




































Ezeli rekabet tarihindeki üstünlüğümüze, Avrupa kupasındaki eşleşme olarakta istatistiklere yansıyacak bir galibiyet daha kazandığımız bu maç ile seriyi 2-0 yapıp çeyrek finale yükseldik.

Her ne kadar Caferağa'da ki derbi ortamı ve galibiyetlerinin keyfi güzel olsa da, boş yere seriyi uzatmaya gerek yoktu, kızların da öyle düşüneceğini bildiğimden bari oradaki maçı da izleyeyim diye vapur-banliyö treni kombinasyonuyla Kazlıçeşme'den yürüyüp salona vardım.

Salon otoparkından geçerken etraf sessiz, bomboş olunca garip gözüktü, tek başına ortada durup elindeki sarı kırmızı işporta ürünleri satan satıcı beni renksiz görünce biraz daha yüksek sesle bağırmaya başladı ama boşuna uğraşma amca ben Fenerbahçeliyim dedim geçtim.

Gişelerin oraya geldiğimde maça 20-25 dakika falan vardı, merdivenlerin aşağısında duran bir grup galatasaraylı genç haricinde ortalıkta fazla kimse yoktu, gişelerde ve girişte hiç kuyruk yoktu.

Bilet alacakken, kalabalık 20 kişilik bir grup benden önce gişeye yönelmişti, bu gençlerin içinden biri başlarındaki birinden aldığı parayla bütün hepsine bilet aldı, böyle onlara bakıp sırada dururken yan taraftan başka biri gelip bana sokuldu, elindeki sıfır lira bedelli bileti gişe fiyatına satmak istiyordu, anladım ki bu maça bayağı boş-beleş taraftar toplamışlar. Bir de geçen maç Caferağa önünde bir bilet için milletin ne kuyruk olduğunu, içeriye girmek için kaç takla attıklarını düşündüm.

Kapıdan girerken üzerinizde bozuk para-çakmak var mı diyen görevliye alışkanlıkla cebimdeki anahtarlığı çıkartıp gösterirken kendi dangalaklığıma güldüm, üstünde FB yazan anahtarlık havaya kaldırdığım elimde sallanıyordu.

Ben girdiğim sırada yüksek sesle müzik çalınıyordu, takımlar resmi ısınma periyotları için sahaya anonsla ben gelmeden önce girmişler, bu kısmı kaçırdım, salonda gördüğüm Koskorcuk ağabeyin dediğine göre bizim takım çıkarken küfürler olmuş, daha fazlasını kesmek için araya müzik girilmiş.

Bizim bench karşısında, protokol tribünü solunda bir yere geçip, etrafta Fenerli kimse var mı diye bakınıyordum ki, Neozepron'un geldiğini gördüm, Koskorcuk ile işaretleştiğini görünce orada deri koltuklu sol üst tribünde en öne yerleşiverdik. Önümüzdeki demirlere ayaklarımızı uzatarak gayet konforlu bir deplasman tribünü oldu, Koskorcuk yanında iki tane daha Fenerli genç vardı.

Bu kısımda etrafta dağınık oturan seyirciler olduğundan keyfimize göre konuşmakta davranmakta sıkıntı olmadı, yalnız salonun bu kısmı çok sıcaktı, üstten geçen havalandırma kanallarından dolayı mıdır bilmiyorum.

Sol ve sağ pota arkası tribünler boştu, dağınık oturan tektük kişiler vardı ki, bir kısmı da Fenerbahçeliydi. Fenerbahçe bench arkasında özel güvenlikçiler duruyordu, sayıları fazla değildi. Karşı tribünümüzde taraftarlar iki blok aşağıdan yukarı dolduracak şekilde yerleşmişti. Caferağa'nın sol köşesi gibiydi ama burası Caferağa değildi, kocaman salonda diğer tribünler boş olunca aynı etkiyi vermek zor bir şey.

Saha içi koltuklar; -Fener bench arkası hariç- pota arkasındakiler dahil hepsi yerleştirilmişti, erkeklerdeki derbiye göre daha fazla koltuk vardı ama bunların çoğu boş kalınca aynı baskıyı kurmaktan uzak kaldılar. Zaten bizim bench tarafındakine altyapı oyuncuları oturtulmuştu.

Bu salondaki en stratejik noktalar olan saha içi koltukları böyle boş olunca, isterlerse tribündekiler maç boyu tezahürat etsin, sahaya yakın agresif bir baskı olmadıkça hiç bir anlamı olmayacaktı.

Oyuncular ısınmalara devam ederken, hemen sağ altımızda olan protokol tribününde Aydın Örs'ün yerleştiğini farkettim. Bu arada yaşlı bir galatasaraylı protokolün önlerinde oturan birilerine veryansın edip el kol hareketleriyle uzaktan bağırıp çağırmaya başladı. Orada önlerde oturan galatasaray kongre üyelerinden veya divan kurulundan olabileceğini tahmin ettiğimiz yüzü yabancı gelmeyen başka bir yaşlı başlı adam da yukarıya gelip onunla tartışmaya başladılar, karşılıklı küfürleşmeleri hayretle izliyorduk, kaç yaşına gelmiş adamlar kendilerini sakinleştirmeye çalışanlara tutmayın beni tripleri yapıyordu, bir süre daha atışıp durdular.

Evsahibi taraftarlar pota arkalarına geniş boşlukları kaplayacak şekilde sarı kırmızı bayraklarını pankartlarını sermekteyken, bizde hakemleri üstte asılan ülke bayraklarına bakarak inceliyorduk.

Anonslar yapılırken, bunların anonsçusunun bizimkine kıyasla ne kadar kötü olduğunu bir kere daha farkediverdim, eskiden dizi oyuncusu diye bildiğim şimdi neci olduğunu anlamadığım yalçın dümer hala bu işi de yapıyorsa ne söylenebilir.

Futbol ile voleybolda standart anons işlerinin dışına kaçılması hoşuma gitmez de, ben baskette anonscunun fazla aşırıya kaçmadan işini yaparsa, ortama belli bir katkısı olduğunu düşünürüm ama bu adam komedi gibiydi.

Bizim oyuncular ıslık uğultu eşliğinde diziliverdiler, kendi oyuncuları ise bu defa Caferağa'daki gibi birbirlerine itip kakarcasına gazla çıkış yapmadılar.

Maçın başlamasıyla üçüncü saniyede yağan konfetiler sonrası tezahüratlar başlarken, bench arkasına doğru bir tane torpil atıldı. Vur kır parçala sesleri ardından üçlü çekip Laylaylala aaa cimbombom diye başlayan tezahüratlar a.....a....koyayım Feeenerbahçe'ye dönüverdi.

Kenardakiler benche oturup beklerken, sahadaki kızlar saha temizlenirken uzak tarafta bir araya gelip herhalde bu gazı erken bitirelim diye sözleşiyorlardı. İçim rahat etmiyor Fenere koymayınca... diye bağıranları bu maçta rahat ettirmeyeceklerdi.

Konfetiler temizlenirken hala yukarılardan tek tük atılan konfetiler oluyordu, bu maçı saat sekizde zannediyordum da neden yedi buçuğa aldıklarını anladım dedim, böyle giderse sık sık duraklardı.

Bir kısmı kendi oyuncularına da isabet edip onların tepkisini çeken konfetiler temizlenip, görevlilerce büyük boy çöp torbalarına dolduruluyordu, dört torba konfetiyi götürüverdiler. Hakemlerde kendi aralarında masadakilerle sert bir şekilde konuşuyordu.

Bu arada atılan ses bombası sonrasında bizim bench arkasına yığılan spor büro polis ekipleri nereden atıldığını tespit etmeye bakınıyordu, oralarda başlarındaki amirleri Lokman da tribün önündeki demirlerin üstüne çıkıp görüntü yapıyordu, saha içinde olanlar arasında komiser Tufan'ı da görüverdim.

Tekrar başlayan maç ile Meral'in isabetli şutları Caferağa'daki maçtan daha iyi bir giriş yapmamıza imkan verdi. Bu şekilde dış faktörlerden etkilenmediğimizi salondakilere hissettirdik, kendi kaçan şutları ardından bizimkiler girdikçe oyuncularına bela okuyup durdular.

Aldıkları mola sonrasında da fazla değişen birşey yoktu, bu defa Augustus savunmasına ağırlık verdik, Slyvia'yı gene sıkıştırmalarla pasifize etmeye uğraştık, boşta bıraktığımız diğer oyuncularından gelen kötü şutlarla dengeleri erkenden bozuldu. Anete'nin üstüste gelen iki dış şutu saha içi koltuklarında olan az sayıdaki taraftarında tepkisini çekip kendi benchlerine doğru kızmaya başladılar.

Maraton tribünündeki taraftarlar bir iki hücum ıslık yaparak başlamışlardı ama bizim için Fenere de koy...saldır galatasaray ooley temalı sesler, üstüste gelen isabetlerden sonra kendi kendilerine takılmaya koyuldular, aşağısı yukarısı ikiye ayrılıp cimbombomu benim-biricik sevgilim yapıyordu, sahada ise biz onların sayılarını ikiye katlamaktaydık. Maçın başından sonra sekizinci dakikasına kadar küfür etmeden dayandılar, sonra kayış koptu.

Maçın ikinci periyotuna yetişen bir tanıdık arkadaş daha salona gelince arayıp bizim deplasman tribününe katılıverdi. Maçta zaten ortam rahattı kadro ve oyun olarak üstünlüğü de yansıtınca büyük fark olacağını öngörmek zor değildi, maç ilk periyotta bitti boşuna geldin diyordum ama zaten işten eve gitsem izlemeye yetişemezdim dedi.

Bir ara hakemlere kızıp hakem noluyor .ötün başın oynuyor diye toplu halde tezahürat etmeleri ise tam bir komediydi, Avrupa maçında yabancı hakemlerle oynadıklarının farkında değillermiş gibi ezbere saydırıyorlardı, bunları idare eden amigoların kafası nasıl merak ettim.

Nevriye'nin takım hücumda sıkışıp son saniyede elinde patlayan topu garip ama çok absürd bir şekilde elinden sallayıp yaptığı basket ile yüksek sesle gülmekten kendimizi alamadık.

Devre arasına giden oyuncular kafalarına havluları sarıp soyunma odasına yol aldılar, biz de kendi aramızda sohbet ederek zaman geçirdik. Protokol tribününde başkanlar yoktu, devre arası sonrasında yerlerine yerleşen birkaç yönetici gözüktü.

İkinci devreye belki iyi başlarız umuduyla girdiler ama gene erkenden hızlarını frenleyip salondakilerin maça girmesine fırsat tanımadık. Gene yukarılardan tek tük konfeti atanlar oluyordu, nedense bizim takımın malzemecisi oyun karşı sahada devam ederken sahaya girip düşen konfetiyi alıyordu.

Maçın dönecek durumu olmayınca biraz daha pislik yapalım düşüncesinde olan bazıları pota arkasının üstlerine doğru, bizim yedekleri de yan taraftan açıktan vuracak şekilde pozisyon aldı, oradan konfeti, bozuk para falan isabet ettirmeye çalışıyorlardı. Bunlar daha üçüncü periyotta maç öncesi serdikleri büyük bayrakları toplayarak gitme hazırlığına başladılar.

Bir süre sonra yukarılardan gene torpil atılıverdi, dumanı kenarda oturan oyuncuları rahatsız edince havlularla ağızlarını kapatıyorlardı. Maçta sayı farkını yirmi civarında tutarak rölantide gidiyorduk, herhangi bir tahrik unsuru davranış falan olmuyorsa da karşılarında rakip taraftar görmeyenler işi bu renklere nefretle pisliğe döküp kızlara uzaktan isabet ettirmeye uğraşıyordu.

Maçın son periyodunda sahada oynayan oyuncular yedeklerle bayağı bir değişiverdi, Işıl'ın maçtaki ilk sayılarını attığını farkedince bende bravo Işıl diye dalgasına alkışladım.

Tribünde oley oley- oley oley... ne cimbomu ne kartalı,sen olmasan yok bu hayatın anlamı... diye bizim söylediğimiz bestenin, cimbomum sen çok yaşa... şeklinde bir versiyonu söyleniyordu. Onlara katılıp kendi versiyonumuzu dile getirdik, biz sayı attıkça daha da coşup aynı şeyi bağırıyorlardı. Sürekli aynı şeyi söylediklerinden ortam öyle sıkıcıydı ki, uykum geldi değiştirin artık yahu diyesim geldi.

Sonunda tezahüratı değiştirdiler değiştirmesine ama bu sefer de; ölüm varmış korku varmış,bu dünyanın sonu varmış... diye giden başka bir upuzun beste girildi, bunu 2007'de Ahmet Cömert'te erkek basket maçında fark attığımızda, biz fark açarken uzun süre boyunca söylediklerinde salondayken ezberlemiştim. Gene kendi sahalarında fark attığımız bir güne böyle bir besteyi hemde maçın ilk devresinde de söylemişlerdi neden tekrar döndüler anlamadım, bir maçı bu kadar az çeşitlilikte tezahüratla geçiştiriyorlar, üç dört sene maçlarına gitmesen de gene aynı şeyleri duyabiliyorsun.

Salondan ayrılmalar devre arasında başlamıştı, dördüncü periyotta salondaki 2500 kadar kişiden 1500 kişi kalmıştı, onlarda maçın sonuna doğru azalarak gidiyordu.

Maçın sonlarına doğru bizim bench kenarında yere oturarak bacağını uzatıp soğuma-germe hareketleri yapan Birsel'e doğru bir torpil daha attılar, patlama sesiyle irkilip hemen diğerlerinin arasındaki yerine dönüverdi. Ardından bir patlama sesi daha duyuldu, ben kaç senedir tek taraflı oynanan derbilerde Caferağa'da rakip oyunculara böyle torpil,ses bombası falan atıldığını hatırlamıyorum.

Bunu atanları isteseler rahatlıkla yakalayabilecek olan spor büro polislerinin hepsi saha içinde aşağılarda olduğundan, yukarıya doğru bakınıp kimler olduğunu anlayınca tribüne çıkarak peşlerinden kovalamaya başladılar. Ama düşünceleri öyle saçmaydı ki, onlar en aşağıdan yukarıya çıkana kadar kaçanlar koridora çıkıp koşarak topuklamaktaydı. Bir kısmının yukarıda bekleyip aşağıdakilerden gelen anonsla koridoru ve koridora çıkışları kapatması daha uygun olurdu.

İlk okulda ebelemece oynayan çocuklar bile daha akıllıca kovalardı, onların birdenbire aşağıdan yukarı tırmandığını gören elemanlar koridora kaçıverdi, sonra koridorda da kovalamaca oyunu sürdü, devamında polisler onları ebeleyebildiler mi göremedik.

Maçın son dakikaları sen şampiyon olmasan da, kupaları almasan da ,Fener'e de koymasan da... tezahüratı ile geçiverdi. Maç bitiminde de oyuncularına bunu söyleyerek yolladılar.

Maç biterken sanki mola olmuş gibi bizim oyuncular kendi benchlerine gidip oturdular, galatasaraylılar kendi taraflarına gidiverdiler. Herhalde yeterli güvenlik önlemi alınmasını bekliyorlardı, hakemler ise salondan kaçarcasına ters taraftan götürülüverdiler.

Maç sonu tebrikleşme faslını kendi taraftarlarının taşkınlığı yüzünden sahanın ortasında yapamayacaklarını anlayan galatasaraylı kızlar, bizim oyuncuların yanına yönelerek onları bench önünde kutlayarak saha ortasına toplandılar. Bu sırada maraton tribünü üstlerinden kendi oyuncularına su şişesi geliverdi, devşirme oyuncuları Melisa Can'ın ayağına düşünce tribüne şaşkınla baktılar, başları önlerinde soyunma odasına gittiler.

Bizim kızlar da bench önünde kendilerine yoğunlaşan fotoğrafçılar önünde pozla Fener çekip, soyunma odasına kafalarında havlularla yöneliverdiler. Bench yakınındaki sağ taraflarındaki çıkışı kullanacaklardı, en önde giden Tammy Sutton Brown bunca derbi tecrübesiyle, diğerleri sakin halde hareket ederken, önünde duran malzemeler arasından hoplaya zıplaya koşarak aceleyle içeri girmesi komik bir görüntüydü.

Bazı galatasaraylı taraftarlar o çıkışa doğru yaklaşıp el kol hareketleriyle birşeyler saydırarak onlara çeyrek finalde başarı dileklerini sundular.

Hızla boşalmakta olan salonda bir süre daha kalarak etrafta sızlananları takip ettikten sonra dışarı çıkarak büyük çoğunluğu lise öğrencisi yaşlarında olan galatasaray taraftarları eşliğinde metrobüs durağına gidiverdik.

4 Şubat 2011 Cuma

Fenerbahçe Ülker - Zalgiris Kaunas 80-72 (Salondan İzlenimler)


Takım ve taraftar üzerine çöken rehavet bulutlarının gölgesi eşliğinde başlayan maçta, sakatlıklardan kadroda olmayan oyuncularımızın da eksikliğini çok hissediverdik. Sonuçta top16 grubunda 3te3 yaparak avantajlı pozisyonumuzu korumayı başardık.

Salona giderken biletlerin tükendiğinden haberim yoktu, telefon edip fazladan bilet var mı diye soran arkadaşlar olunca gişeye bakayım dedim, salon önüne vardığımda gişe camlarında tüm biletler tükenmiştir yazıları yapıştırılmıştı.

Saat 7.20 civarı içeriye rahat bir giriş yaptık ama gene bilette yazan kapılar kapalıydı, zoraki olarak yan tarafa yönelmek gerekiyordu, herhalde yarım saat geç gelsek bayağı kuyruğa takılırdık, zira 10-11 nolu kapıları taraftar tribününe girenlerde kullanıyor.

İçeride derin bir sessizlik hakimdi, koridordan salon içinde gözüken kısımlarda bomboş gibiydi, bu boş haline rağmen belki de içeride küçük çaplı 3000 kişilik bir salonu dolduracak kadar kişi vardı.

Arkadaşla beraber önce Fenerium standına doğru uğrayıp bakıverdik, bana mavi forma üzerindeki ülker yazısı kırmızı olmadığı için daha hoş gözüküyordu, çubukluyu sevsemde üzerindeki kırmızı ülker reklamı işi bozuyor, bu sezon sürekli giydiğimiz beyaz forma üzerindeki kabartma kanatların yakından bakılınca güzel görünmesine rağmen sarı-lacivertli bir takımın Fenerbahçe olduğunu hissettirmemesinden dolayı her maç bunu oyuncuların üzerinde görmekten bana gına geldi, ben uğurlu geliyor vs. gibi şeylere de takıntısı olan biri değilim.

Her bedene uygun üretilmiş formalar 57 liradan satılıyordu, Fenerbahçe Ülker uzun kollu tshirtleri ise 39 liraydı, bu kadar pahalı tshirtler satarlarsa kimsenin alıp giyeceği olmaz.

Oradan büfeye doğru yol alırken Fenerbasket tayfası ile karşılaştık, ayaküstü benim de zaman zaman eleştirdiğim anonscu ile ilgili değişikliği konuşup yerlerine uğurladım. Benimle de tanışmak istediğini söyledikleri eski anonscu ile ne yazık ki tanışma fırsatımız olamadan yollar ayrıldı.

Yanımdaki arkadaşla büfeden çay ve yanına bisküvi alıp yerimize gidelim dedik, büfede ülker ürünleri harici birşey satılmıyor, belediyenin bardak hamidiye suyunun tadını ise beğenmesem de başka alternatifte göremedim.

Tribüne girince 10 dakika içinde salondaki insan sayısı birkaç bin kişi artmış gibiydi, animator maça erken gelen taraftarlarımıza hediyeler sunmak istiyoruz diyerek etrafta gezerek portatif potaya basket attırmaya başlamıştı. Animatör çocukta değişikti, bbg ali zevzeği değildi, bütün tribünleri gezip özellikle çocuklara topu vererek tribünden basket attırıyor, Fenerbahçe Ülker yazan şapka hediye ediyordu.

Bizim tanıdıklarda içeri girip yanımıza geldiler, Vidmar hayranı arkadaşın yanında 8-11 yaşlarında iki küçük yeğeni de vardı. Animatöre işaret edince tur atarken bizim köşeye de uğrayıp ufaklıklardan birine atış yaptırıp şapka hediye etti.

Bir yandan çay-bisküvi sohbet ederek zaman geçirirken, hemen önümüzde Rasim Başak vardı, sahaya ısınmaya çıkacak eski takım arkadaşlarıyla konuşuyordu, sonra basın tribünü önünde bize yakın oturdu. Maç başlamadan önce reklam panosu arkasında oturan bizim sakat oyunculara onu da eklesek Engin-Kinsey-Rasim-Kaya-Vidmar güzel bir beş ortaya çıkabilirdi.

Sinan Erdem'deki anons işini de üstlenen Mustafa Özben saha içinde dolanıyordu, masaya gidiyor kağıtlarla hazırlanıyordu, salonu gözleriyle tarıyor,heyecanlı gibiydi. Sonra Aydın hoca koridordan çıkıp bizim önümüzdeki alanda gözükünce Mustafa'da ceketini ilikleyerek yanına geldi, hocam saygılar diyerek elini sıkıp kısa bir şeyler söyleyiverdi, hoca da başarılar dilerim gibisinden cevaplayıp kafasını sallayarak birşeyler söyledi.

Bizim oyuncular tek tük içeri dökülüp şut falan atıyordu, tribünden atışlara ooo diye tempo tutanlar vardı, Ömer Onan bir ara bizim taraftaki locaya göz atıverdi, eşiyle çocukları gelmiş mi diye kontrol etti.

Zaman ilerledikçe yan taraftaki taraftar tribününde koltuksuz kısmın bomboş tutulması garip duruyordu, oranın üstünde birikip sıkışmaktaydılar. Güvenlik birimleri rakip taraftar için yer ayrılmış olsun usulünü mü uygulamaktaydılar çözemedim, bir karar yetki koordinasyonsuzluğu yaşanıyordu herhalde.

Zalgirisliler ısınmaya toplu halde çıktıklarında maraton altın kendi bench arkasına denk gelen yerlerinde 7-8 Litvanyalı yeşil beyaz atkılarıyla ayaklanıp kendilerini gösteriverdiler, maçı da bizim taraftarlarımızla içiçe sıkıntısız izlediler.

Kaan Kural televizyon yayına yorum için gidiverdi, İbrahim Kutluay ise assolistler en son çıkar der gibi henüz oraya hareketlenmemişti, bize yakın köşede saha içindeki ısınmaları takip ediyordu, yayına yorum için gidip gelirken bir sürü ufak çocuk ondan formasına imza alabilmek için maraton alt tribünde yanlarına çağırınca, sırayla hepsine imza verdi.

Takımlar resmi ısınma periyodu için tekrar sahaya çıkacakları zaman bizim oyuncular koridor çıkışında tam altımızda birikiverdiler, oraya doğru ayaklanıp haydi beyler diye alkışlayıverdik.

Isınmalarda açma germe hareketlerini ilginç bir şekilde en genç oyuncumuz Erbil ortada durarak yaptırıyordu. İçlerinde tanıyamadığımız birisi vardı ki bu kadar eksik olunca Kerem Hotiç'te kadroya girmiş. Bizim önümüzde FB tv'ye röportaj veren Mrsiç'e tezahüratlar yapılınca yukarıya bakıp selam verdi.

Pota arkasından Ömer Onan'dan başlayarak oyunculara sırayla tezahüratlar geliverdi. Salondaki kalabalık artmıştı, bizim yanımızdaki koltukların sahipleri iki genç kızda geldi, yanımızda zaman öldüren arkadaşlar da yerlerine geçiverdiler, ama ufaklıklar en öndeki yerlerini sevmişlerdi, onlar maçı oradan heyecanla takip ettiler.

Maçın başlamasına az bir süre kala kulüp güvenlik sorumluları pota arkasına gidip, koltuksuz alana taraftarların girmesi için işaretler yapmaya başladı, herhalde orada kalabalık artıp, merdivenlere koridora taşmıştı, izin verilmesiyle birlikte bir anda biriktikleri yerden parmaklıklar üzerinden atlayarak o koltuksuz alanı otuz saniye içinde sıkı bir şekilde dolduruverdiler. İdareciler yarım saat boyunca orayı boş tutup, milletin neden üstte sıkışmasına göz yumdu anlayamadım.

Anonscunun ...hoşgeldiniz bir zafer daha yaşamaya hazır mıyız gazlamalarından sonra hakemleri ve rakip oyuncuları anons ediverdi. Sıra bizimkilere gelince, biraz duraklama oldu, salon ışıklarının kapatılması beklendi. Alkışlarla başlayan anonslarda oyuncunun hem adını hem soyadını kendi tarzında coşkuyla uzatarak söyleyince, taraftarlara iş kalmadı, halbuki geçen hafta valencia maçında eski anonscu ile taraftar paslaşmıştı.

Amigo Yücel'in de pota arkasında sete çıkmasıyla eller eller havaya sesleri yükseldi, bütün salon denilerek herkesin katılması talebiyle bir iki üç diye girilerek milyonlarca taraftarın yanyana... tezahüratı giriliverdi. Bunun bitimiyle hemen omuzomuza için hazırlığa giriştiler, ondan geri sayımla ayağa kalkarak yada oturduğumuz yerden iştirakle maça giriş yaptık.

Maçın başlarında takım ve taraftar üzerindeki rehavet hissediliyordu, skor olarak çok çabuk geriye düşüverdik, uzun bir süre uykudan uyanılmayınca Mirsad modafinil maddesine başvurmak gerekti. Rehavet ile uyku hali gözüken takım-salon vakalarında "Mirsad modafinil" ilacı hızlı bir reaksiyon vererek herkesi uyanık tutuveriyor.

Zaten Mirsad maç başlarken kısa bir süreliğine koridordan çıktığını görünce nereye tuvalete mi gidiyorsun diye seslendim, dönünce tribünde bench arkasında yerini almış olan Aydın hocanın önünde ısınma hareketlerine devam etti, demirlere dayanarak germe yapıyordu, sahaya girmek için sabırsızdı.

Litvanyalılar şutör genlerine sahip olduğundan boş bırakmaya gelmiyordu, molalar değişiklikler falan derken nihayet biraz toparlayarak seri basketlerle farkı eritip periyodu önde kapattık.

Taraftar tribünündekiler ayağa ayağa numaralı ayağa diye vip tarafı üstlere tezahürat için işaret yapıyordu ama periyot sonundaki coşkuyla bunu bütün salon diye algılayan herkes ayaklanmıştı, pota arkası numaralı üste doğru karşılıklı Fenerbahçem benim biricik sevgilim yaparken bütün salon karşılık veriyordu, güzel oldu, sonra maraton tarafa dönerek yaparlarken maç başladı.

Bu maç maraton altın ortalarında ayakta biriken bir kalabalık grup olmadı, FBD'lilerden salonda olanlar oturarak izliyordu, karşı pota arkası altına maç başladıktan kısa bir süre sonra 50 kişilik bir grup yerleşivermişti, eski tribüncülerden bazısı oradaydı.

Geride girdiğimiz bir mola da sessizlik esnasında amigo Yücel etrafındakilere nutuk çekerek onlardan alkış topluyordu, sesi rahatlıkla bize kadar geliyordu. Herkesin ellerini havaya kaldırtarak girdikleri bizler inandık sizde inanın bizim için bu maçı alın tezahüratı bütün salonu kaplayarak oyuncular sahaya adım atıverdiler.

Maça gelen ufaklıkların ortamın büyüsüne kapılıp sordukları ilginç soruları cevaplıyorduk, masadakiler neden ışıklı bir numara kaldırıyorlar diyerek orada gösterilen faul uyarılarını soruyorlardı, maç şimdi kaç kaç oldu dediklerinde skorbordta ki bir sürü sayı içinden hangisine bakacaklarını da öğrettik.

Yan tarafımız aile tribünü olduğundan da birçok formalı ufaklık vardı, keza salonun heryerinde de öyle. Açıkçası böyle ufak yaştan maça gelip, bu güzel ortamda eğlenerek merakla herşeyi soran çocukların ileride nasıl bilinçli taraftar olabileceklerini düşünmek bizlerde çok büyük iyimserlik doğuruyor.

İkinci periyotta biraz farkla öne geçtikten sonra yapılan hatalarla farkın erimesine kızan koç oyun devam ederken sık sık arkasını dönerek kenarda oturan oyunculara sahadakilerin hatalarını anlatıyordu.

Kenarda oturan Saras sahadakilere sürekli seslenip duruyordu, aynı şekilde Tarence oturduğu yerde duramıyor aynı Valencia maçında olduğu gibi reklam panolarına vurarak gürültü yapmaya uğraşıyordu. Cenk Renda oyundan sıkıntılı bir halde sürekli sağa sola gidiyor, sakalını koparırcasına çenesini sıkıyor, yüzünü ekşitiyordu.

Devrenin sonunda beraberlikle soyunma odasına giden oyunculara yönelerek alkışlarla haydi beyler ikinci yarı alacağız maçı diye sesleniyorduk. Ama 41 sayı yemiştik, eksikler yüzünden istediğimiz düzeyde savunmayı oturtamadık, takım oyuna iyi giremezken taraftar da bu maça rahat alırız kolay maç düşüncesiyle gelmişti ki bu rehavet ilk devre boyu bizi sıkıntıya düşürdü.

Devre arasında salonda potaya basket atma yarışmaları düzenlendi, bu arada lavaboya git-gel yaptım ki koridorlar felaket sigara dumanı olmuştu, her ne kadar çıkış kapıları açılarak sigara içecek olanlar bu soğukta dışarıda kalan alana çıkıyorlarsa da, oradan içeri sızan duman koridora,koridordan salon içine yöneliyordu, dış kapı önleri tıklım tıklım doluydu.

İkinci devre cılız Fenerbahçe sen çok yaşa sesleri eşliğinde başlayıverdi. Uyku halinin devam ettiği salonun toparlanıp maçın içine girmesi biraz da anonsların ısrarcılığıyla oluverdi, şimdi ıslıklıyoruz bu hücum çok önemli haydi sayı yemiyoruz vb. gazlamalar sık sık tekrar etti, salondakiler bu teşvikler üzerine uğultu koparmaya başlarken, takımın periyot sonuna doğru sayılarla ortamı coşturmasıyla öne geçebildik, yoksa salondaki onküsürbin kişinin takımı falan coşturacağı yoktu.

Faul atışlarında felaket yüzdemiz herkesten tepki alıyordu, her ne kadar bizim atışlarda sessizlik olduysa da 2de2 yaptığımız çok nadirken, onların atışları bütün gürültüye rağmen isabetli oluyordu. Bir gün önce Meral'in Caferağa'da en sağlam tezahürat anlarından birinde iki atışı da isabetliyken, erkekler sessiz ortamda boş atıyordu. Bugün de kimi yerlerden şşşt sessiz olun falan gibi taraftar tribününe dönüp akıl öğretenler yok değildi, onlar da önceki maçlara göre buna gayet hızlı uyuverdi ama artık sessiz atış talepçilerinin anlaması lazım ki bu iş sessiz ortamla falan değil bence oyuncunun beyninde-elinde olan beceriyle ilgili bir durum.

Yanımda oturan iki genç kıza sinir oluverdim, yaşları 18-20 civarı falandı, maç boyu sanki cafedeymiş gibi dırdır konuşup, tırnaklarındaki ojelerinden bile bahsediyorlardı, sürekli telefonla mesajlaşmalarla zaman geçiriyorlardı. Ufacık daha sekiz yaşında, ilk defa maça gelmiş, babası beşiktaşlı olduğundan bu maçlık Fenerbahçeli oldum diyen çocuk dahi onlardan daha fazla maçın içindeydi. Bir periyot boyunca bizi izledikten sonra nasıl davranacağını kavramış, anonscu haydi ıslık dedikçe demir parmaklıkların oradan kafasını sokup yuhlayıp duruyordu.
Böyle ilginç tiplerle dolu bir salonda nasıl bir ortam olabilirdi, taraftar tribünü bugün daha az kişiydiler, özellikle yukarıdan besteleri giren diğer gruplar parça parça az kişi olunca bir araya toplanmışlardı. Ne yaparlarsa yapsınlar salondakilerin tezahüratlara eşlik etmesi için takımın da iyi oynaması gerekiyordu.

Son periyot haydi Fener haydi... bizim için saldır Kanarya gibi bilindik tezahüratlar seçilerek devam ediyorlardı, neyseki Mirsad ve Marko'nun elinden üstüste üçlükler geliverdi de, öne geçmenin coşkusuyla herkes ayaklanıverdi.

Bu defa da tam bütün salon ayaklanmış molaya gelen takımı çılgınca alkışlıyor ve laylalayla... Feeenerbahçeee diye zıplayarak tezahürata giriyorken, birdenbire skorboardlarda yüksek sesle önceki maçlarda ki sayılardan oluşan yayın görüntüleriyle hazırlanmış bantlar dönmeye başladı. Bu nasıl bir kafadır kim bu işleri idare ediyor anlamadım, tam herkes coşmuş hoplayıp zıplayacakken bangır bangır sesle ekranda dönen valencia maçı görüntüleri bu coşkuyu bastırıverdi, ekranı izlemek zorunda kaldık.

Mustafa Özben'in salonu maçın içinde tutan anonsları kesilmedi, bu arada ben maç konsantrasyonumdan dolayı hiç farketmedim ama digital ekranlarda ıslık yazıları döndüğünü de maçtan sonra söylediklerinde duydum. Bu hücumda sayı yemiyoruz, susmak yok haydi ıslık gazları eşliğinde susacak olan varsa da bir ses çıkartası geliyordu, savunmada biraz daha sağlam tutunmaktaydık, hakemlerin verdiği kararlara da ayaklanıp iyi tepkiler veriliyordu, rakip koç pesiç kadar olmasa da zaman zaman saha içine dalıyordu.

Fark bir ara tekrar azalır gibi oldu, beş sayıya düştü, kritik bir hale varabilecekken; pota arkası üstten herkesin söyleyebileceği ..saldırsanaaa Kanarya, bizim için Zalgirise koysana gibi bir tezahürat yükseliyorken, salona baktım, maraton alt-üst, numaralı alt-üst, karşı pota arkası, onbinlerce kişiden hiç bir yerden tezahürat eden yoktu, sadece taraftar tribünündekilerin sesi çıkıyordu, onlarda haliyle yorulmuştu.

Biraz sonra bir üçlük daha gelince bütün salon ayaklanmış coşuyordu, bu takım salonu coşturuyor vaziyetleri canımı sıkmaya başladı, her bir olumsuzlukta taraftar tribünündekileri eleştirmek en kolayı oluyor.

Maçın son dakikasına doğru inandık size bu sene, görmek isteriz şampiyonluklar içinde... tezahüratı ardından bir pınarbaşı dalgası salonda dönüverdi,bunun üstüne son dakika içinde bütün tribünlerde sarı-lacivert-şampiyon-Fener sesleri yankılanarak maç alkışlarla tamamlanıverdi.

Oyuncular tribünlere dönerek alkış tutarak soyunma odası yolunu tutunca, çıkış koridoruna doğru yüklenerek hepsini alkışlayıverdik. Anonscunun değişimiyle bu sezon Caferağa'da başlayan maç sonu taraftara karşı mikrofonla konuşma geleneği buraya da yansıtıldı.

Mirsad euroleague kariyerindeki 50. double double için Mustafa Özben tarafından tebrik edilip duyguları sorulunca, bu konuyu esgeçip bu akşam buraya gelen başarımızda payı olan taraftarımıza teşekkür ediyorum minvalinde kısa bir konuşma yaptı, konuşma teşekkür lafı duyulduğu iki seferde de alkışlarla kesildi. Salondan belli bir kitle hızla çıkıvermişti ama kalanlar önünde bu geleneğin sürdürülmesi güzel olacaktır.

Taraftar tribününe doğru çağırılan Mirsad yaklaşarak ooo efektleri eşliğinde yumruk şov yapıverdi, iki yumruk ardından son yumruk kalbe ve öpücük olarak selamla bitti. Sahada tv röportajı için kalan birkaç oyuncumuzu daha bu arada alkışlarla uğurlamıştık, Mirsad da çıkarken ona bravolar çekerek soyunma odasına yolcu ettikten sonra bizde salon çıkışına yöneldik.

Arkadaşın ufak yeğenleri ortamdan keyif almış olsa gerekki bundan sonraki maçlara da gelmek istiyoruz diyorlardı. Otoparkta gene tıkanma olsa da bu defa araca bindikten sonra 15 dakikadan az sürede anayola çıkabildik, biz evimize, takım da final four yolculuğuna devam etti.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Fenerbahçe - Galatasaray Medical Park 77-58 (Salondan İzlenimler)


Ezeli rekabetin uluslararası arenaya da taşındığı, top16 listesinin ilk sırasındaki ile son sırasındakinin mücadelesinde, Caferağa'nın kendine has atmosferinde yüreğini ortaya koyan kızlarımızla seride 1-0 öne geçiverdik.

Eşleşme belli olduğundan beri az sayıda olsa da galatasaray ile eşleşmekten hoşnut olmayanlar da vardı, halbuki iki sene önce kupa2'de aldıkları kupa ile avrupa bizim işimiz havalarına bürünen onlara derslerini vermek için güzel bir fırsat doğmuştu.

Her ne kadar son iki ayda takım içinde kriz ortamıyla çok fazla yıpranma ve kadrodaki değişikliklerle farklı bir yapıya bürünsekte, sonuçta Caferağa'da saha avantajı bizden yanaydı. Buna rağmen rakip taraftarlar Diana-Penny ayrılıklarıyla yaşanan gelişmeler ardından, son maçta orada iyi oynamıştık falan pohpohlamalarıyla hem oyuncular hem de kendileri gene bir umuda kapılıvermiştiler.

İstanbul'da uzun zamandır yağmayan kar ve devam eden kuru soğuklarla, akşam saatine doğru havanın kararmasıyla iyice sıcaklık düşüvermişti. Ancak Caferağa'nın önünde bu hissedilmiyordu, saat altıya yirmi varken kuyrukta önümde 250 kişi kadar vardı. Saat üçte kuyruk olunmaya başlanmış ki, maça nasıl bir ilgi olacağı belliydi.

Kuyruk yılan oyunundaki uzayan yılan kuyruğuna benzemişti, gişe önünden başlayarak dönerek arkalara uzuyor,orada bir viraj daha yapıp gene kapı gişe tarafına içe doğru uzuyordu, eğer gişeler bir süre daha açılmasa kuyruğun sonu başına karışacaktı. Sonradan gelenlerin gişe önündeki boşlukta birikmesi ile bir hengameye dönüverdi.

Ortalıkta gidip gelen kulüp güvenlik sorumluları, emniyet görevlileri en sonunda arama kontrol noktasındaki polisleri dizip, gişenin erkenden açılmasına karar verdiler.

Telefon eden geç gelecek olan arkadaş bana da bilet alın diyordu, daha önceden ona fazladan bir bilet vermiştim ama turuncu biletlerdendi, bu sefer gişede ne renk bilet var acaba derken, yanımdan geçen Pepe Metin ağabeye sordum, elinde üç-dört biletle gidiyordu, mor renkte olduğunu söyledi.

Gişenin yakınında olan başka bir arkadaş telefon ederek,yanına çağırınca bir şekilde kaynadım, önüne geçmiş olduğum herkesten özür dilerim, bu işler böyle oluyor ne yazıkki, sürekli maçlara gidenler birbirlerini kayırıyorlar.

Tabii gişeye yakın kısımlar çok şişmişti, oraya polisler amirler yığılıp ortada boş duranları sert bir şekilde kovalıyordu, herkes bir bilet alacak, biletini alan içeriye girecek, dışarı çıkmak yok demeleri üzerine itirazlar yükseldi. Neden dışarıda gelecek arkadaşlarımızı bekleyemiyoruz vs.. Tek bilet uygulamasını duyunca sıradaki yerimde dursaydım da olurmuş dedim ama tecrübelerimle biliyordum ki, daha çok karmaşa yaşanacaktı.

Sıra önümdeki arkadaşa gelince gişeden bir bilet daha istedi, çocuğum için istiyorum dersaneden gelecek demesine rağmen polisler çık o zaman kuyruktan getir çocuğunu, böyle talimat verildi diye cevap verince bu sefer amirlerle yüksek sesle tartışmaya başladı, emniyet amiri de bana ne ben galatasaraylıyım diye diklendi. Bu esnada polislerin dikkati dağılınca ben gişeden önce kendime bilet aldım, sonra zaten gişeci ufacık camdan göremediğinden, geç gelecek olan arkadaş için de bilet alabildim.

İçeri girişte de çok kalabalık bir polis yığınağı olmuştu, koridorda iki taraflı halde dizilmişlerdi, rakip taraftarın gelmeyeceği bir derbiye çok sert önlemler alınmıştı. Lavaboya gittik geldik, polis önümüzü kesip nereye gidiyorsunuz diye soruyordu, tribüne geçmek için bile polis duvarını aşmak gerekti. Tuvalette sigara içenler yüzünden içerisi de duman dolmuştu.

Daha maça bir buçuk saat varken içerisi dolmaya başlamıştı, bir süre sol taraf ön blokta zaman geçirdim. Biz oradayken oyuncularımızda salona tribünün sağ duvardibinden inerek soyunma odalarına gidiyorlardı, ellerinde sarı çiçek buketleri vardı, onları farkedince uzaktan alkışlamaya başladık, selam verdiler. Bir süre sonra Birsel ile Meral ve koç Ratgeber sol duvar tarafındaki kapıdan girip önümüzden geçerken onlara da alkış tutuldu.

Sonradan gelen arkadaş arayınca, kapıya yönelip parmaklıkların oradan ona biletini uzattım, bunu gören polisler beni çekiştirerek burada bekleme yapma diye uzaklaştırdılar. Dışarıda hala kuyruk kıyamet sürüyordu, polislerin bağırışları sırayı düzene sokma çabaları da aynı şekilde.

Soldaki ön blok biraz daha kalabalıklaşmıştı, kadınlı erkekli gelenlerle sıkışıklık artınca ben burada rahat edemem diye sol duvar dibine geçiyorum dedim, zaten bugün tribün kalabalık olacaktı, büyük ihtimal amigo Yücel'de gelip ortadan idare edeceğinden, ön alanda Ekaterinburg maçı kadar müdahil olmak mümkün olmazdı.

Montumu alıp sol taraftaki arkadaşın yanına geçiyorkan, o sırada gelen Alper ağabey nereye gidiyorsun diye sorup, olmaz burada yer var geç şuraya baskı yapacak bilinçli adamları öne topluyoruz deyiverdi, tamam da sonra geç gelenler falan buraya yığılacak diyerek sonra oradan kaçıverdim.

Tribünde gelenler üstlere yerleşip, bol bol küfür ede ede galatasaray ile ilgili ne kadar eğlenceli beste varsa söylüyordu. Biraz büfenin oraya koridora çıkarak Ünifebten eski tanıdıklarla sohbet ediverdim, salon küçük olunca gelen geçen bir sürü tanıdıkla karşılaşmak mümkün oluyor.

Salona giren herkesin macerası farklı şekilde oluyordu, bugün dışarıda bayağı sıkıntı vardı. Sağ tarafa çıkılan merdivenin oradayken salona tribünden giren galatasaray menajeri müge erdem yanımızdan geçiverdi, bu sefer otuz avans veriyoruz diyerek sataştım, lig maçından sonra dışarda karşılaşınca yirmi avans verdik gene olmadı diye laf atmıştık.

Ben tekrar sol tarafa geçiverdim, tribünden yeni bir beste yükseliyordu, güzeldi ama bu maç sırasında yeni bir şey öğretmeye çalışarak riske gerek yoktu. Sonra bir ara ortadaki sete ercan turabi çıkınca eyvah dedim, umarım amigo Yücel gelir diye. Baktım kendi grubunun söylediği besteleri etrafa yönlendiriyordu ama üstlerden Kuşandık sarı laciyi Saracoğlu yokuşlarında...Haklıyız Kazanacağız bestesi yükselirken hiçbir reaksiyon göstermeden susuverdi.

Üst taraflar iyice kalabalıklaştı, kaşar ışıl sesleri geliyordu ama ortada gs oyuncusu yoktu, cimbom pabucu yarım çık dışarıya oynayalım sesleri yükseldi. Lacivet ve sarı... avrupa fatihiymiş galatasaray.. gibi birçok beste döndü.

Yöneticiler henüz gelmediğinden, emniyet amirleri de dışarda olduğundan, henüz kimse de sete çıkmadığından, salonda maç öncesi bol bol küfür yankılanıyordu, maç öncesi yorulmak doğru olmasa da, zaten normalden çok daha fazla kişi geleceğinden üst tarafın enerjisi yeterli gelirdi.

Bu arada anonscu Mustafa Özben yerine gelince bizim oyuncuların çıkmaya hazırlandığı anlaşıldı, zaten kapının oradan içeride sabırsızlıkla bekledikleri görülüyordu. Haydi şimdi bütün eller havaya...Fener geliyor cimboma da koymaya... tezahüratıyla ortalık inliyorken içeride duran oyuncuların da ellerini havaya kaldırdığını görmek gülümsetti.

Alemin kralı geliyor... sesleri anonscunun feci gaz veren sesiyle boğuluverdi, adamın haykırışlarından tezahürat duyulmuyordu. Oyuncular koşarak sahaya çıkıverince, hiçbirşeye değişilmez senin sevgin bu dünyadaa... sesleri ortalığı kapladı.

Sahaya ellerinde çiçeklerle giren oyuncularımız, buketleri sol tribünlere fırlatmaya başladı, Birsel ise direkt saha içinde her zamanki yerinde duran tekerlekli sandalyedeki taraftarımızın yanına giderek çiçek demetini ona verip sarıldı.

Kısa koşularla başlayan resmi ısınma periyodunun başında tribünden Fenerbahçe buraya sesleri geldi, duydukları gibi hemen tribüne doğru bir iki adımla alkış tutarak hızla dikey tek hat koşu düzenine dönüverdiler. Arkalarından vur kır parçala bu maçı kazan sesleri geldi.

Üstlerden Herkes yılar Nevriye Yılmaz tezahüratı uzun bir ısrarla gelince en uzakta bench dibinde koşu yapan Nevriye tribüne dönüp alkış tuttu, elini kalbine götürdü.

Birsel Vardarlııı tezahüratı girilecekken, sahaya sarı kırmızılı oyuncular girince ortam bir anda onlara odaklanıverdi, saha ortasında toplanırlarken salondan ıslıklar yuhlamalar ardından kaşar ışıl sesleri yükselmeye başladı.

Bir süre daha onunla uğraşan tribünler buraya gelmeyen Fenerli olsun diye bağırınca, orta sahaya doğru bir iki adım dönerek sol tribüne alkış tutuverdi, çok matrak bir görüntüydü, bunun üstüne tribün teklifi biraz daha değiştirdi. Tabii kendi oyuncularına tezahürat edecekken onların sahaya çıkışıyla bu faslın uzaması ilginçti.

Ben büfeye gidip su stoklaması yapayım diyerek kalabalık içinden yardırdığım sıralarda sarı lacivert Yücel yerini almıştı, ona tezahürat ediyorlardı, uzun bir süre sahaya inip omuzomuza yaptırması için bastırdılar, inmezse küfür ederiz diyorlardı ama yok bırakın artık takıma tezahürat yapın diyordu.

Büfede bardak su 1 lira, suları da güvenlik kararı gereği ambalajını açarak vermekte ısrar eden büfeci çocuk, biraz ısrar edince sadece göstermelik olarak ucundan kamış girecek kadar bir delik açarak bıraktı, aldığım dört tane suyu duvar dibinde montların yanında stokladık.

Maç başlamasına yakın üst soldan gelen istekle kollar açılıp sahaya dönülerek amigo Yücel'in başlatmasıyla avaz avaz bestesi söylendi, birkaç kere girilen yüreğini koy ortaya bestesiyle de oyunculara mesaj iletilmişti.

Isınmaların sonu gelirken, bütün salon milyonlarca yapıverdi. Anonslar ile maç öncesi duvarda duran bayraklardan hangi ülkenin hakemleri olduklarını tahmin ettiğimiz hakemler anons edildi, ardından galatasaray oyuncuları anonsları ıslık uğultu eşliğinde yapıldı. İlginç bir şekilde iki taraflı dizilmiş gs oyuncularının anons edileni büyük bir coşkuyla birbirlerini iterek dövercesine keyifle sahaya yollamasına tribünden tepkiler yükseldi, cimbombom kudurdu, .arrak diye tutturdu..

Ardından bizim oyuncular alkışlarla anons edildi ve kanaryasın sen bizim canımız... tezahüratı girildi. Geri sayımla omuzomuza yapılarak maça girildi, daha yarısına gelmeden hücum eden rakibe ıslıklarla basılacakken top kaybı yaptırarak iyi bir giriş yapıyoruz.

Üstüste hücumları boş geçmeleri, bloklar falan derken savunma sağlam duruyor, top bize geçince tribünden giy formanı çık sahaya yüreğini koy ortaya... tezahüratı giriliyor. Top rakibe geçince üstte ufak bir grup bunu sürdürüyor, aşağıdakiler sahaya baskıya yöneliyor, top bize geçince hep beraber kaldıkları yerden katılarak söylüyoruz.

Takımın müthiş arzulu girişi, taraftarın coşkusu derken erkenden sekiz sayılık seriyle mola aldırıyoruz. Molada da tezahüratlar kesilmiyor, oyuncular alkışlarla sahaya dönüyor.

Rakipte bize eşleşmelerde sıkıntı yaratabilecek Bahar'ın müdahalelerine tepki verilirken yabancı hakemlerde faulleri çalarak rakibin kırıcı sertliklerine cezayı kesiverdi, faul hakları çok çabuk doldu.

Oyuna girdiğimiz ilk beş dakika ile sonraki beş dakika farklı bir senaryo işledi, bu sefer mola sonrası ön alanda baskı kurarak Horakova'nın oyunda olduğu sıralarda bizi hatalara sürüklemeye uğraşıp, dış şutlarla dengeyi kurdular.

Tabii sayı farkının erimesi falan tribünün özgüvenini bozamazdı, Fenerbahçe koy oley ooo.. cimbomboma koy oley tezahüratı devam ediyordu. Rakip oyuncular molalardan sürekli sahaya geç gelip hakemlerin uyarısını alıyordu, zaman zamanda topu oyuna sokacaklarına sahadaki beşli biraraya gelip kümeleşiyordu, ama ne yaptılarsa maç sonunda fayda etmedi.

Periyot sonuna doğru karşılıklı sayılarla önde tamamlayabildik, anonscunun istekli olması coşkulu olması güzeldi de, bazen sesiyle tezahüratları eziyordu.

İkinci periyot oyun kontrolü gene bizde gözükse de sarı kırmızılılar augustus'la orta mesafeden şutlarla direniyordu, angel ekarte olduğu anda sayıya ulaşıyordu, fowles ise topu içerde almak için uğraşsa da sıkıştırmalar yüzünden zorlanıyordu, onu iyi savunduğumuzu görmek ortamdakileri daha da şevklendirerek baskı uğultusunu artırıyordu.

Karanlık gecelerimin yıldızı sen oldun kanarya.. gibi bence yanlış bir tezahürat yükseldi ama kısa süre sonra kesildi. Kanaryaaa Kanaryaa sen göster mücadele boyun eğme kimseye... tezahüratı biraz dönüverdi, bu arada molada amigo Yücel yukarıdakilere bağırmaya başladı, arkadaşlar fazla sayı farkı yok,top onlardayken yukarıdaki herkes tezahürat etmesin, üstte ufak bir grup sürdürsün, geri kalanlar aşağıdakilerle beraber ıslık yapsın diye uyarılarda bulundu.

Periyodun sonuna doğru Nevriye'nin hakemlere birkaç pozisyonda faul itirazları oldu, bu arada sayı farkı kapandıysa da sonunda bizim için saldır Fenerbahçe sesleri eşliğinde başarılı bir hücumla devreyi önde bitirdik, sağlam bir mücadele oluyordu. Oyuncular alkışlarla Fener sesleriyle yollandı.

Yanımda duran arkadaş hasta hasta geldiğini söylüyordu maçtan önce tezahürat edemem diyordu ama bu salonda ortama kapılmamak imkansızdı, ikinci devre sanki takımla beraber oynuyormuşcasına sahadakilere seslenip duruyordu, etraftakilerinde ilgisini çekti, açıkçası sahaya yakın olan kısımlarda onun gibi 50 kişi olsa muhteşem bir baskı kurulabilir diye düşündüm ama duvardibinde önümüzdekiler çok agresif değildi. Sol merdiven çıkışı altındaki kutu bloktakiler ise düdüklerle ıslıkları başlatıyorlardı, ikinci devre oraya havalı kornalarıyla gelenler de olunca gürültü dozajı artıverdi.

Devre sonuna doğru tekrar tribüne dönenlerin yerleşimiyle tezahüratlar yükselmeye başladı, önümüzde şut atan gs oyuncuları ikinci devre bize karşı hücum edecekti. Bu salonda sol köşeye taraftar baskısı önünde hücum etmek onlar için kolay olmaz dedim, eğer tribünde iyi baskı, top bize geçince de kısa tezahüratlar yaparsak bu devre daha rahat geçer dedim.

Büyük destek eşliğinde başlayan üçüncü periyoda maça girdiğimiz gibi bir savunma ateşiyle başlayınca tam istediğimiz düzen kuruldu, sertleşip faul yapıyorlardı ama faulleri de isabetli atıyorduk.

Saldır Fenerbahçeee..bizim için oyna koy cimbomboma oooleeeey Saldır Fenerbahçeee tezahüratı müthiş bir coşku yapmıştı, herkes zıplayarak atkılarla bunu söylerken üstüste sayılar potaya ulaşıyordu fark açılmaya başladı, top onlara geçince kornalar düdükler ıslıklar rakip pas hatalarıyla topu birbirine atamaz oldu, bize geçen topla tekrar yukarıya kulak vererek bu günün en etkili tezahüratına katılıyorduk, mola almak zorunda kaldılar, coşku devam etti.

Üçüncü periyot sonu yeryüzünde gökyüzünde bir fırtına kopar.. tezahüratı girildi, skorda rahatlamıştık, Meral'e yapılan faul ardından güçlü bir şekilde girilen hızlanarak şiddetlenen Fenerbahçe oley sesleri Caferağa'yı inletti, laylalayla.. Feenerbahçee diye tezahürat edilirken , tezahürat sırasında da faullerde 2de2 atılabiliyormuş, mesele oyuncuda dedim. Periyot bitimiyle bütün salon her zaman her yerde en büyük Fener diye inleyiverdi, kuyruklarını kıstırıp benchlerine giden rakip oyunculara doğru haykırılıyordu.

Amigo yücel bir tek sana tutuldu kalpler giriverdi, kısa bir süre söylendikten sonra herkesin elleri ısrarla havaya kaldırmasını işaret etti. Ne yaptıracak acaba derken sağa sola aşağı yukarı demeye başlayınca kendi tayfası haricinde üsttekiler uymayıp ararım sorarım ararım seni heryerde ...cimbombom nerde diye bağırmaya başladılar.

Dördüncü periyot genel olarak farkı muhafaza etmekle geçti, zaten dört faul alan Angel bir daha hiç girmedi, sonra Ivana'da dörtleyince Nevin oyuna dahil oldu, slyvia ile top aldırmama mücadeleleri çok ilginç bir itiş kakış oluyordu. Birsel ise bu devre enerjisini yitirmeyip hem hücum hem savunmada her yerde bitiverdi, tribünleri bayağı gaza getirdi ya da tribünler onu gaza getirdi, herneyse.

Yakınımızdaki ışıl'a atılan topu yakalayamayınca oradaki herkesin işaretlerle taşması çok güzeldi, o gürültüde meğersem hakem faul vermiş ama kimse duymamıştı, ışıl dahi arkasına bakamadan uzaklaşıyordu.

Fenerbahçe çok pis koyar... söyleniyorken amigo Yücel etrafa seve seve diye söyleyin uyarısı yapıyordu.

Seni sevmek deli gibi yürek ister.. tezahüratıyla atkılar havada uçuşuyordu, top onlara geçince ise sol tribünün ıslık enerjisi zayıflarken, havalı kornaların gürültüsü ile idare ediyorduk, oyunun kontrolümüzde olması ve rakibin bu salonda bizi yenemeyeceğinin güveniyle bayağı erkenden 3.40dk kala samanyolu yapılıverdi. Ardından işte böyle her sene böyle cimboma böyle koyarlar... diyerek ortalık inleyiverdi.

Son iki dakika yukarıdakiler sallasana sallasana mendilini adnan polat kurtarsana... diye girecekken protokolün orada biri dikiliverdi, amigo Yücel'e bakarak işaretler yapınca dönüp susturmaya uğraştılar. Onların inadına daha yüksek sesle girmeye kalkınca bu sefer o emniyet amiri merdivenlerden tribüne geliverdi, settekilerle konuşup yukarıdakilere de bağırarak tartışmaya başladı, oradan da tepki geliyordu, amigo Yücel'in boşvermesiyle yanına çıkıveren ercan'da küfürlü tezahürat girilmemesi için onun yerine yukarıdakilere laf etmeye başladı. Omuza dokunarak rütbeli amirin geldiğini onun talimatı olduğunu yukarıya işaret ediyorlardı, böyle böyle son dakikalarda ortam biraz sessizleşti.

Yapılan bir baba hindi ile kalan saniyeleri geçirip cimboma bindirdikten sonra ayaklanarak oyuncuları alkışlayıverdik, son dakikalarda oyuna giren Tammy'de kaldığı yerden bir aslan terbiyesi ile geri dönüş yapıverdi, ama daha çok idman yapıp hazırlanması gerekiyor.

Fenerbahçe sen çok yaşa canım feda olsun sana... tezahüratlarıyla süreyi tüketen oyuncularımız daha çağırmaya gerek olmadan hemen tribünün önüne doğru geliverdi. Yukarıdakiler kaldırsın kaldırsın parmak kaldırsın diye bağırırken aşağıdakiler oooo senkronu ardından Sarııı diye bağırmıştı bile, bunun üzerine karşılıklı Sarı-Lacivert-Şampiyon-Fener yapıldı.

Onlar yöneticilerle tebrikleşip giderlerken, sol üstten herkes yılar Nevriye Yılmaz tezahüratı yükseliyordu, dönerek taraftarlara el sallayıp öpücük yolladı. Tribün yavaş yavaş pankartları toplayıp dökülmeye başladı, bu arada hala tribünde kalanların ilgisi daha sonra sahaya röportaj için dönen Birsel ve Meral'e yöneldi, bravo diye alkışlara alkışla karşılık verdiler, aynı şekilde koça da sevgi gösterileri oldu.

Bir galibiyetin daha keyfiyle dışarıya dökülüverdik, iyice giyinerek tedbirli olmak gerekiyordu. Gelen geçen tanıdıklarla tebrikleşerek ayaküstü konuşurken, Şaziye ve birkaç genç oyuncumuz çıkıverdi, onlarda oynamasalar da tebrik edildiler.

Zalgiris maçında görüşürüz diyerek etraftakilerle vedalaşarak dönüş yoluna koyuluverdik, Fenerin kraliçeleri de umarım cuma günü 2-0 yaparlar, kısmetse bizde orada oluruz.

Etiketler