31 Ocak 2011 Pazartesi

Fenerbahçe Ülker - Power Valencia 75-73 (Salondan İzlenimler)









Maç öncesi tekrar aktif renklerine bürünen taraftar gruplarıyla şenlenen ortam ile valencia maçına heyecanlı bir giriş yaptıysakta, maç sırasında gene, bize kocaman salonlar da nicelik değil, ufak baskıcı salonlardaki nitelik yeter düşüncelerine fikrimiz kayıvererek, zor bir galibiyetle evimize döndük.

Haftaboyu yağış ve kar uyarılarına rağmen,maç günü kuru bir hava vardı.
Maç çok geç saatte olduğundan milletin salona yetişme telaşı daha düşük seviyedeydi.

Arkadaşla buluşup Atrium'a girince, restaurantlardaki televizyonlarda futbol maçının başladığını gördük. Oturduğumuz yerden uzaktan bakınca,bir gol sevinci sırasında kel birinin kolunda kaptanlık bandını görünce Alex oynuyor zannettim, sonra dışarı çıkmadan önce televizyonda Alex'in eşiyle locasında olduğunu görünce, yahu o zaman sahadaki kel kaptan kimdi ben yanlış mı gördüm dedim. Ertesi gün internette Bilica'nın kaptan olduğu için yapılan eleştirileri okuyunca jeton düştü, onun kaptan olduğu maçın gollerini bile izlemedim daha.

Salona maça bir saat kala yöneldiğimizde etraf çok kalabalıktı. Karşı kaldırıma geçtikten sonra bir aracın sağa yanaştığını farkettik, arka cam açıldı ki içinde Tarence Kinsey!, şoför nereden vip otoparka gireceğini görevlilere soruyordu. Arabanın yanından geçerken Tarence bugün oynamıyorsun dedim, hayır adamım belki iki üç hafta yokum dedi, uzattığım elimi sıkarak camı kapattı. Zaten maçtan önce Marko'nun yerinden(İlker) sakatlık yüzünden iki hafta yok diye okuduğumdan şaşırtıcı olmadı.

Bilet gişesinde biletlerini kestirmek isteyenlerin oluşturduğu kuyruklar vardı. Dışarısı çok kalabalıktı ama ön taraflardaki giriş kapıları bomboştu. Arkadaş elindeki biletleri teslim etmek için tanıdıkları beklerken ben arka taraftaki 9 nolu girişe yöneldim. 8-9 nolu kapıları gene kapatmışlardı. 10-11 önünde yığılmalar başlamıştı. Merdiven altındaki ilk arama noktası hızlı geçiliyordu ama giriş kapısının orada barkod okuyucular ardından yapılan aramalar çok yavaştı, tekrar bir kuyruk birikiyordu. Ben fazla sıkıntı yaşamadan girdiysem de, biletleri teslim edip 15dakika sonra girişe yönelen arkadaşım artan kalabalıkla bayağı sıkıntı yaşamış, oralarda gene tartışmalarla sesler yükselmiş.

İçeri girdiğim sırada "ve Fenerbahçe Ülker geliyor" anonsu duyuldu, takım resmi ısınma periyodu için sahaya çıkıyordu, hemen en yakın boşluktan içeri bir gözatayım dedim ki, tam yan dibimde Unifeb sancaklarını görünce şaşırdım, mohikan marşı eşliğinde inip kalkıyorlardı, etrafta sopalı pankartlarda göze çarpıyordu. Oradan ayrılıp kendi yerime doğru yol aldım.

Biletler ilk satışa çıktığında erken davranıp arkadaşla üçü birarada aldığımızdan -her ne kadar kombine almadığımızın eşekliğine veryansın etsekte- sevdiğim 113 nolu blokta hem de en ön sıradaydık.

Demir parmaklığın oraya fotoğraf makineleriyle birikmiş olan kızları erkekleri görünce bir süreliğine maç başlama vaktine kadar oradan uzaklaştım, taraftar tribününde gördüğüm tanıdıkların yanına gittim.

Diğer arkadaşların bazıları da içeri girip yerlerini alsalarda,onlar az yukarılarda kalıyordu, biraz da onların yanında zaman geçirdim, eğer zamanında bilet almaya karar verselerdi gene kalabalık bir şekilde toplu halde durabilirdik ama herkes bir yerlere dağılıverdi.

Ben taraftar tribünündeyken önümüzde ısınmakta olan oyuncuların hepsine teker teker tezahürat yapılıyordu. Ömer Onan kendisine yapılan tezahüratlara selam verdikten sonra, Roko Ukiç tempolarını duyunca Roko'yu uyararak taraftarı işaret etti, o da ayağa kalkıp selam verdi. Bir yandan yanımdakilerle konuşurken tam takip edemedim ama Sean May'e bile tezahürat yapıldığını ve selam verdiğini gördüm ki herhalde hiçbir adam atlanmamıştır. Sonra yakınımızdaki Damir Mrsiç'e yapılan tezahüratlara hep beraber katıldık, o da elini kalbine götürdü, uzak taraftan gelen İbrahim Kutluay'a da tezahüratlar oldu.

Maç vaktine doğru dışarıdaki arkadaş geldiğini söyleyince yerime gidiverdim, hemen sağ yanıbaşımızdaki demir çıkıntıyı da askılık gibi kullanıp montlarımızı asarak iyice yerleşiverdik.

Tesadüfen benim sol tarafıma Unifeb İstanbul Tayfa dönemlerimden tanıdık bir arkadaş (Dr.Vehbi) düşüverdi, taraftar tribünündeki sancakları gösterip bir zamanlar stadta biz taşırdık onları diye konuştuk.

Anonslar vaktinde, salon ışıkları karartılıp farklı tribünlere dağıtılmış bütün sopalı pankartların kullanılmasıyla yaratılan harika görüntülerden etkilenmemek imkansızdı, sahaya yansıyan oyuncu yüzleriyle alkışlar eşliğinde anons edilen oyuncularda hayranlıkla etrafı izliyorlardı.

Taraftar tribününden fanatik dışarı, fanatik noluyor .ötün başın oynuyor, beşiktaşın uşağı .bne fanatik gibi tezahüratlar yükselmeye başladı. Meselenin ne olduğunu bilmediğimden fanatik gazetesi-beşiktaş aleyhine yapılan bu protestolara fransız kaldım, maçtan sonra duydum ki meğersem önceki gün kupa maçında inönü stadında Fenerbahçeye küfürler edilmiş.

Protestolar ardından, takımlar sahaya dizilirken bütün salon ayağa sesleri ardından milyonlarca yapıldı. Sonra havaatışı yapılırken geri sayımsız omuzomuza başladı.

Maça üstüste iki üçlükle başlayınca oley diye sevinçle ayağa fırlamamla beraber, daha birinci dakika dolmadan arkamdan bir el sırtıma dokunuverdi, "abi biz sahayı göremiyoruz,ayağa kalkarsanız arkada oturanlarda ayaklanmak zorunda kalcak, rahat rahat oturalım" diyen kıpkırmızı polar giymiş gözlüklü bir tipitip canımı sıkıverdi ki yaşı da benden büyüktü. Yahu zaten sayı atınca bir coşkuyla ayaklansak en fazla beş saniye durup oturuyoruz, neyi kaçırıyorsunuz. Neyse daha sonra ona fazla kulak asmadım, umarım gelecek maçlarda da arkamda olmazlar.

Maçta pota altında sık sık hücum ribaundları kaptırıp ikinci şans fırsatları sunmaya başlayınca, koç kenardaki uzunlarla değişikliklere gidiverdi, Mirsad girince ortamda herkesin bir piskopatlık yaparak coşku artırma beklentisi artıveriyor.

Tribünler güya okul açık c blok kitlesinin dönüşüyle canlanmıştı ama stadtaki gibi bir bölünme de gözden kaçmıyordu. Karşı pota arkası altta sıkış tıkış duran, neredeyse demir parmaklığa yüklendiklerinden sahaya düşeceklermiş gibi 60-70 kişilik bir grup vardı. Şadan ağabeyin orada olduğunu görünce acaba eski Fenerbahçeliler, 80lerin tribüncüleri oraya mı toplandı diye bakıverdim. Uzaktan bakınca maç boyunca taraftar tribünüyle benzer gittikleri söylenemezdi, herkes kendi borusunu öttürmek istiyordu, he gerçi illa GFB ile aynı yerde durmaları da gerekmez, anlaşılan onlarla görüş ayrılıklarından dolayı farklı yere geçmişlerdi, ama dediğim gibi uzaktan bakınca ortamla ve bazen genel tezahüratlarla alakasız hoplamaları zıplamaları falan komik görünüyordu.

Aynı şekilde maratonun ortasında duran FBD'liler de önlere yığılıp setteki Büyük Alper'in önünde ayakta izliyorlardı, bazen tezahürat girmeye uğraşıyorlardı. Bu iki farklı noktadaki ufak toplulukların uğraşları yetersizdi, maratonun ortasında ayakta olduklarından arkalarda çevrede oturanlar da rahatsız olup ayaklanmak zorunda kalıyordu. Oradakilerin illa tribün yapacağız diye gösterişle diretip cılız sesler çıkarması da komik oluyordu, maraton altta oturan etraftakilerden fazla bir katılım olmuyordu.

Halbuki rakip koç pesiç defalarca sahaya giriyor, neredeyse orta çizgiye kadar alan ihlali yapıyorken, maraton altta o bench arkasından ve oraya yakın pota arkasındakilerden büyük bir baskı gelmesini beklerdim. Bir türlü adama teknik faul aldırtacak bir toplu reaksiyon verilemedi, hakemlerin onu ciddi şekilde uyarmasına yönelik baskı tam anlamıyla kurulamadı. Adam neredeyse bizim oyuncuların koşu yolunu bile kapatıyordu, hatta o dipten şut atacak olanın ensesinde bitiyordu, hakemler görüyor, yerine geçmesi için elle işaret yapıp arkalarını dönüyorlardı, pesiç tekrar tekrar aynı sahneleri icra etti. Bu adam kariyerine güvenerek hakemleri rahatça avcuna alarak deplasmanda bunları yapıyorsa, kendi sahasında kimbilir neler yapar dedik.

Periyot arasında gene bbg ali eline mikrofonu alıp zevzeklik yapmaya başladı, Fenerium'un tshirtlerini tabancalarla salondakilere fırlatmaya adamlarını yönlendiriyordu, istediği kadar tshirt alacak imkanı olan vip tribünlerine falan atmaları saçmaydı, takım sahaya dönüyorken adam hala şuradakiler eller havaya haydi tshirt geliyor falan diye bağırıyordu. Yahu tezahüratlar etmeye fırsat bırakmadıkları gibi, ayaklanıp sahaya gelen takıma bir alkış tutmakta mümkün değildi, millet sahadan kopmuş eller havada uçan tshirtü yakalamak için birbiri üstüne atlıyordu.

İkinci periyot boyu önümüzdeki alanda bir hareketlilik vardı, minik basketçileri aşağıya toplayıp sürekli telsizlerle falan birşeyler konuşuluyordu, acaba onları yerleştirecek yer mi arıyorlar diyorduk ki, meğersem devre arası kısa bir maç gösterisi için organize oluyorlarmış.

Hemen sol alt tarafımızda olan basın tribününün köşesinde İspanyol radyocular vardı, önlerinde ufak bir portatif ses teknik düzeni kurmuşlardı. Spiker ortamdaki gürültüden o kadar zorlanıyordu ki, kulaklıkta ki mikrofon yetersiz kaldığından elinde de radio punto yazan mikronunu kullanıyordu, salondaki ıslık uğultu güçlendikçe önlerindeki ses ayarlarıyla sık sık oynayıp ortam gürültüsünü azaltmaya uğraşıyorlardı.

İlk devre bilhassa Emir içeriyi delip potaya ulaşmakta başarılıydı, ama aynı şekilde onlarda bizi zorluyordu, biz sayıyı bulsak dahi sevinmeye fırsat olmadan hızlı bir şekilde koşarak bizim potaya fast break yapmalarını engelleyemiyorduk. Koç sürekli kenara dönüyor, oyunculara kimi oyuna sokayım diye bakınıyor konuşuyordu.

Ömer Onan gene ortamı canlı tutan isimdi, attığı üçlükten sonra dönerek bizim tarafta sağımızdaki locada oturan eşi ve çocuklarına selam veriyordu.

Taraftar tribününde amigo Yücel'in önünde GFB'liler, sol üst köşede Ünifeb, onlara göre sağda CK ve Vamos duruyordu, daha sağda ise 1907Gençlik yerleşmişti. Bir ara üsttekiler ile alttakilerin karşılıklı yaptığı hızlanarak tempo kazanan bitmez tükenmez aşkımız.. etkileyici oldu ki bütün salondan alkış kopuverdi, üstte toplanan grupların sesi aşağıdan daha çok çıkıyordu.

Tezahüratların çoğuna salondan katılım olmuyordu, bu düzende ne yazık ki olamıyordu, ne zamanki bir sayı serisiyle rakibe mola aldırıyoruz, o zaman ilginç bir şekilde bütün salon ayaklanıp coşup tezahürat ediyordu, ama kritik anlarda biz hücuma çıkarken dahi taraftar tribünü haricinde hiçbiryerden tezahürat duyulmuyordu, takım salonu coşturuyordu ama salon takımı coşturma konusunda zayıf kalıyordu.

Hakemler ise apayrı bir problem oldu, ilk periyottan itibaren kararlarına yoğun tepkiler yükselmeye başladı, bazen bizim aleyhimize olan üstüste kararlar sonrası bizim lehimize çaldıklarında da sinirle uğultu kopuyordu, belli bir kalabalık oyunu takiben kararlara itiraz ederken, bunun genel kalabalık içinde azınlıkta kalması bizim için sıkıntı yaratıyordu.

Oyunu çok iyi bilmeseler de etraftakilerin bu steps vb. durumlara tepki koyanları iyi takip edip onlarla birlikte reaksiyon göstermeleri gerekiyor. Sonuçta bizim ülkede herkes sırplar,hırvatlar gibi doğuştan basket topuyla sokakta okulda oynamaya başlamıyor, zamanla herşey daha iyi yerli yerine oturacaktır.

Anonscu Ali Emre, serbest atış atılırken pota arkasına eller havaya falan demese kimsenin birşey yapacağı yok gibiydi.

Devre sonu bizim takım hemen altımızdaki koridordan gittiğinden, herkes ayaklanıp oraya doğru yığılıverdi, alkışlarla bravo beyler sesleri yükseliyordu. Arkalardan gelen son oyuncu Emir yukarıya bize doğru yumruklarını kaldırak bakarak kükreyen aslan gibi bir ses çıkarıverdi, bayağı güzel bir coşku alışverişi oluverdi, o yüzden o koltuk kısmını daha çok sevdim.

Başabaş ve sert giden maç ortamında hakemler ortamın iyice gerilmesine yol açtılar. Devre arası bütün oyuncular gitmişken, montlarını giyip çıkışa yönelen hakemlere bütün salon tepki koymaya devam etti, daha devre olmadan büfeye tuvalete koşturanlar haricindekiler ıslıkla sert bir şekilde protesto ediyordu, çıktıkları köşeye doğru yığılmalar oluverdi, küfürlerle içeri girerlerken arkalarından biri yere doğru su şişesi atıverdi.

Devre arasındaki alkışlarla minik takım oyuncuları sahaya davet edilip bir maç yapıverdiler, ikinci periyot boyu aşağıda heyecanla birbirleriyle konuşarak bekliyorlardı,gerçekten sempatiktiler ve bol bol alkış aldılar, bende bu arada başka yerlerde oturan arkadaşların yanında vakit öldürdüm, üstlere doğru çok feci sigara dumanı sızıyordu, ortalığa duman tabakası çöküverdi.

Hakemler sahaya çıktıkları anda salondan gene büyük bir uğultu kopuverdi, bir tanesi gülümseyerek tepkileri karşıladı. İkinci devreye hızlı bir giriş yaparak farkı çift haneye getirmemize rağmen bir türlü rahat edemedik, uzun oyuncularımızı eziyorlardı.

Bazen salondakilerin çoğunun bilmeyeceği besteler söyleniyordu, bazen de büyük kalabalık ıslık yaparken tüm kuvvetleriyle birşey söylemeye uğraşıp boşuna yoruluyorlardı, biraz daha maçı iyi takip edip organize olunması gerekir.

Koca salonda üst katlar o kadar pasif kalıyor ki, tezahüratlara katılımları az, bari sahaya baskı ıslık uğultu işlerine biraz daha iştirak etseler daha iyi olacak. Zaten salonda saha içi koltuk olmadığından hakeme rakibe baskı reaksiyonları için yeterli tepki verilemiyor, vip ve maraton altların bu konularda daha özverili olması gerekir.

Bunun dışında bir de bu serbest atış mevzusunda susmak ile ilgili tartışmalar yaşanıyor. Ben kendi görüşümü tekrar yazayım, mesela neden bizim salonlarda ısrarla serbest atış için millet yırtınır anlamıyorum, ben alt çaprazda oturduğumdan her iki tarafıda net görüyordum, dün de karşı uzaktaki potaya serbest atış atıyoruz diye taraftar tribününe dönüp sessizlik diye haykıranlar, şşşt yapanlar, iki tarafın birbirlerine küfürleşmeleri falan bunlar sanki ortamı daha hoş kılıyor? Mesela son Ekaterinburg maçı, sen bütün salonu sustururken 10 tane rus genci gürültü yapıp daha rahat konsantrasyon bozamıyor mu, yada kenarda ki yedek bir oyuncuları çığlık atıp sinirleri bozmuyor mu. Valencia maçında bütün salon suspus olsa ne olacak, atışa gelen oyuncu gene stres yaşamayacak mı ki bir kısım ayaklanıyor o tarafa doğru tepkiyle hatta küfürlerle susun diyor,aynı şekilde karşılıklar geliyor. Maç boyu yerinden kıpırdamayan şişko o tarafa dönüp sussanıza lan diye saydırmaya başlıyor
He çıksın desin ki oyuncular yada koç, hatta Aydın hoca; taraftarlarımız şunları şunları şöyle yapsın daha iyi olur diye, o zaman bu sözlere rağmen salonda tersi davranışlar oluyorsa haklılardır derim. Ama bakıyorum birkaç maçlarını izlediğim Partizan taraftarı serbest atışta susuyor mu,hayır şarkılara devam ediyorlar. Siena taraftarı susuyor mu,hayır. Slovenler ooo temposu tutuyor, Hırvatlar alkış temposu yapıyor, Litvanyalılar benzer şekilde. Orada kaçan serbest atışın sebebi oradaki taraftarlarmış gibi onlara beddua edenleri görmek üzücüydü, he bu taraftar tribünü tam önlerinde serbest atış atılırken aniden bütün kuvvetle eller kollarla tezahürat giriverse,hepsi zıplamaya başlasa falan dikkat dağıtıcı olur da bunun dışındaki anlarda bence herkes kendi işine baksa daha doğru olur.

Maç içinde az bir fark yaptık diye taraftar tribününde sağa-sola aşağı-yukarı makarasına başlandı ama birazdan fark eriyerek son periyoda iki sayı önde giriverdik. Gene periyot arasında bbg Ali zevzeği ortaya fırladı, gazı bozulmuş tabancalarıyla o yukarıları işaret ederken fısss diye ön taraflara düşen tshirtler komediydi.

Son periyot rakibin öne geçmesiyle, ortam gürültüsü artıverdi, önümdeki demir parmaklığa vura vura ses yapıyordum ama acıtıyordu, orada elimizde birkaç malzeme olsa bayağı işe yarardı.

Bir ara Semih Özsoy'un aşağıda durduğunu gördüm, herhalde "büyük başkan sayesinde" oraya yollanıp, sürekli bench arkasında bir sağa bir sola dolanan Cenk Renda ile konuştu. Cenk Renda bir süre sonra bizim solumuzdan tribüne çıkıp sahaya sırtı dönük olan amigo Yücel'in yanına gidip paçalarından çekiştirdi, rakip hücumlarında ıslık yapılmasını falan söylemiş olsa gerek ki, o da etrafındakilere ıslık işareti yapmaya başladı.

Bir gürültü tufanı eşliğinde boş döndükleri hücumlara sayılarla cevap verip sonlara doğru öne fırladık, mola almışlardı, ayaklanıp oyuncuları alkışlıyorduk, bizim için saldır Kanarya sesleri coşkuyla molaya gelen oyunculara yöneliyordu. Ardından tribünden pınarbaşı sesleri yükseliverdi, biz olduğumuz yerden ya şimdi sırası mı, daha zaman var falan diye konuşurken, salonda ayaklananlar pınarbaşı burma burma yar yar... diye zıplamaya başlamıştı.

Bu şekilde daha önceki hatalardan ders almadığını gösteren tribünler zıplarken, rakip potaya basketi bırakmıştı, üstüne faul atışından seken toplan bir fırsat sayısı daha derken bizim avantaj tuzla buz oluverdi.

Salonda bir kısa şok ile stres birikmesi oluverdi, bizim molamız geldi, sonrasında saldır saldır Kanarya, saldır Fenerbahçe oooley gibi tezahüratlar geliyorsa da maçın son dakikasına gelmişiz ama bizim hücum sırasında millet tezahürat etmiyordu. Zaten bir kısım maçın sonlarına doğru salondan ayrılmaya başlamıştı, yani kocaman bir salonu 16000 kişi doldurmak sana büyük bir destek garantisi sunmuyor, taraftar gruplarının da birarada olması düzgün idare ve organize edilmedikleri sürece herşeyi çözmüyor.

Bir türlü ortamı rahatlatacak sayıyı bulamadıkça stres katlanıverdi, kaçan şutlarla ahhh vaahh efektleri ortalığa yayılıyordu. Son hücum şansı onlara kalmıştı, gene büyük bir uğultu eşliğinde savunmaya çekildik. Oyuncular büyük bir çabayla hızla geri koşup içeriye katetmelerine fırsat vermediler, saniyeler birer birer tükenirken ıslıklar yoğunlaştı, şuta kalkan oyuncuya Emir'in bloğunu gördük, ooley diye bir gürültü çıkarken topu aynı oyuncu bir daha yollayacakken Emir bir hamle daha yapıp duble blok yapınca herkes bir sevinç yankısı verdi, ancak bir yandan da bir saniyelik duraklamayla gözler maçın içine eden hakemlere yöneldi acaba faul çaldılar mı şüphesi silinince, tekrar bir sevinç dalgası ile herkes birbirine çak yaparak sarılarak galibiyeti kutluyordu.

Çıkışa yönelen rakip oyuncu ve hakemlere tepkiler olurken, kendi oyuncularımız alkışlanıyordu, bu galibiyetin gelişiyle salonda tezahürat olmaması bir an garip gelirken, meğersem taraftar tribünü hızlı bir organizasyonla sarı-lacivert-şampiyon-Fener yapmaya uğraşıyordu.

Ortada toplanan oyuncular tribünleri dört bir yana dönerek selamlarken, taraftar tribününden Sarııı sesi yükselmişti, birkaç tur dönen tezahürat oyuncuların selamlama anıyla güzel örtüşmüştü, onlar da salona alkış tutuyordu.

Çıkış koridoru üstüne doğru yığılan kalabalık arkalardan gelenlerle biraz daha artıverdi, oyunculara alkış tutuyorduk, onlar da etrafa el sallayarak gidiyordu, yandan birisi Jasikevicius diye bağırınca, yukarı bakıp gülerek zafer işaretiyle poz verdi.

Taraftar tribününden gene fanatik ve beşiktaşa yönelik protestolar, küfürler yükseldi, bu sefer beşiktaşa yönelik galatasaraylıların yaptığı küfürlü kontra beste de söyleniyordu, koridorlara dökülerekten bunu söyleye söyleye gidiyorlardı.

Sahada röportaj için kalan Ömer, Mirsad gibi birkaç oyuncumuzu bekleyerek onlara da alkış tuttuk, Unifeblilerin olduğu köşeden yükselen Ömer Onan oley seslerine katıldık, o da içeri giderken birkaç adım geriye gelip o tarafa doğru selam verdi.

Diğer arkadaşlarla toplanıp otoparka çıkıverdik ama araçlarla otoparktan çıkmak kolay olmayacaktı. Otopark çok geniş olduğundan maç öncesi yer bulmak sorun olmasa da, eğer erken gelinip çıkışa yakın stratejik yerlere park edilemezse maç sonrası büyük bir zaman kaybı olabiliyor. Bizi bırakacak olan arkadaşta iki tarafı da denese de maç bittikten sonra yarım saat kadar tıkanıklığı aşamadı, en sonunda vip tarafının çıkışları ardından o tarafın bariyerleri kaldırıldığından tekrar olimpiyat evi arkasındaki çıkışa yöneliverdik ve hengameden kurtulduk ama biz çıkarken hala Ahmet Cömert yanındaki çıkışa sıkışan araç kalabalığı dikkat çekiciydi.

Ortalıkta yönlendirecek hiçbir görevli olmadığından, diğer taraf boşalmışken bu araçlar hala buraya kuyruk olmuş tıkanmışlardı. Kulübün bu maç sonrası otopark çıkışlarıyla ilgili de ekiplerle yönlendirme çalışması yapması lazım, maça gelenlere teşekkür ediyorlar ama bütün iş salon içinde bitmiyor, o kalabalığın içeri girişlerinde kapılarda yaşanan sıkıntılar, çıkışlarda otoparktaki sıkıntıları azaltacak önlemler alınabilir.

0 yorum:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Etiketler